
AKP şimdiye kadar oyalama politikasına başvurmuş, ancak Kürtlerin artık somut adım atılmasını istemeleri karşısında oyalama politikalarının son bulduğunu görerek askeri yöntemlerle çözüm politikasına yönelmiştir. Aslında seçim öncesi planladığı askeri yöntemlerle tasfiye etme planını şimdi devreye koymuş bulunuyor. İran’ın Kandil’e saldırmasından sonra psikolojik savaşın arttırılması, Fehmi Koru ve Hüseyin Gülerce’nin ağzından “günlerini görecekler” denmesi kapsamlı bir tasfiye planının devreye konulduğunun açık kanıtıdır.
Yaşanan gelişmeleri 15-20 askerin ölümüyle açıklamak saf dillilik olur. Türkiye bunun birkaç katı asker ölümü olsaydı bile böyle bir politikaya kısa sürede yönelmezdi. Bu savaş kararı Silvan olayından sonra alınmamıştır. Seçimden önce böyle bir karar vardı. AKP’nin Kürdistan’daki seçim listeleri bile böyle bir konsepte göre düzenlenmişti. Fehmi Koru ve Hüseyin Gülerce’nin söyledikleri birkaç asker ölümünden sonra yapılmış bir saldırıyı göstermiyor. Kesinlikle uluslararası boyutu da olan bir saldırının önceden planlandığına işaret ediyor.
Türkiye dünyada son zamanlarda devreye konulduğu gibi yumuşak güçle Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek istemiştir. TRT-6 ve benzeri girişimlerle toplumsal meşruiyet sağlamak istemesi, ekonomik ve sosyal imkanların daha fazla devreye sokulması, Kürtleri beklentiye sokacak biçimde çözümden söz edilmesi hep bu yumuşak yöntemle tasfiye politikasının gereğiydi. Kendilerine göre İmralı görüşmelerini de bu politikanın bir parçası olarak yürütüyorlardı.
Kürt Halk Önderi aslında İmralı görüşmeleriyle neyi amaçladıklarını çok iyi biliyordu. Yol Haritası ve esnek yaklaşımlarla Türk devletinin politikasının ne olacağını sınamıştı. Herhangi bir çözüm niyetleri olmadığını görerek kendisinin bu politikanın aleti olmayacağını söylemiş ve geri çekileceğini açıklamıştı. Aynı dönemlerde “devlet çözümden, PKK devrim yapmaktan korkuyor” diyerek mevcut durumu ortaya koymak istemiştir.
Kürt Özgürlük Hareketi de, bir süredir ya demokratik çözüm için adım atarsınız yoksa devrimci halk savaşına başvururuz düşüncesini kamuoyuna açıklıyordu. Kürt Özgürlük Hareketi en son Hükümet’in askeri ve siyasi operasyonlara son verdiğini açıklamasını, sorunun şiddetle çözülemeyeceğini söylemesini, demokratik çözüm istediğini ortaya koymasını ve önderlerinin çözümde rolünü oynaması için Meclis’in karar almasını istemişti. Buna olumlu bir cevap verilmediği gibi sert söylemlere ve uygulamalara yöneldiler. Kürt Halk Önderi de, son görüşme notunda “Başbakan bu sorunun asker ve polis operasyonlarıyla çözülemeyeceğini açıklasın ve demokratik çözümde rolümü oynamam için imkan tanısın, bu sorun bir haftada çözülür” demiştir. Buna da sadece asker istihbarat alınca operasyon yapıyor diye geçiştirici ve oyalayıcı bir cevap verilmiştir.
AKP olumlu bir yaklaşım içinde olmadığı gibi, DTK’nın Demokratik Özerklik ilan edip nasıl bir anayasa ve Türkiye istediğini ortaya koyunca AKP Hükümeti ve yandaşları tüm yüzlerini açığa vurdular. Oyalamanın artık yapılamayacağını, kendi projelerinin Kürt Özgürlük Hareketi tasfiye edilmeden pratiğe geçilemeyeceğini görerek saldırı planını devreye soktular.
Başbakan’ın seçim öncesinde Kürt sorunu çözüldü, artık bu sorun kalmamıştır demesi de, bu planın gereği olarak dile gelmiştir. Seçim öncesi Kürt sorunu konusunda CHP’den daha geri bir konuma düşmesi de bu tasfiye planına uygun bir tutumdu. Çünkü devlet olarak seçimden önce böyle bir tasfiye politikasını planlamışlardı. Seçimden sonra uygun bir zamanda devreye sokacaklardı. Askerlerin ölümü ve Demokratik Özerklik ilanını sadece bazı çevreleri yanlarına çekecek uygun bahaneler olarak görmüşlerdir.
Yumuşak güç kullanma, beklenti ve oyalama yapma son iki üç yıldır kullanılan yöntem olmuştur. Bu yöntemi kullanma imkanlarına ve sonuç alacaklarına güvenmişlerdir. Ancak PKK’nin yumuşak güç politikasıyla çözülecek ve etkisizleştirilecek bir hareket olmadığını gördüklerinde bu yolu tümden bırakmasalar da, esas olarak sert güç kullanma politikalarına yönelmişlerdir. Seçimden sonra AKP’nin izlediği Kürt politikasının özü ve güncel gelişmeler bu çerçevede ele alınmalıdır.
Son günlerde Genelkurmay, Cumhurbaşkanı ve kurmaylarıyla Başbakan’ın yaptığı zirveler tamamen sert gücü harekete geçirme toplantıları olmuştur. İran’la yaptıkları anlaşma gereği PKK’yi iki taraflı kıskaca alma politikasını pratikleştireceklerdir. İran’ın saldırısına eşzamanlı olarak Türkiye, Irak, İran üçgenine Türk devletinin güç yığması bu planın sonucudur. Anlaşılıyor ki Türk ordusu kısa sürede sınır ötesi bir askeri harekata hazırlanmaktadır. Özcesi askeri bir hareketin eli kulağındadır.
Tüm Kürtler ve demokrasi güçleri bu gerçeği görmelidir. Türk basınının ve siyasi çevrelerin yürüttüğü psikolojik saldırı karşısında savunma pozisyonu bırakılarak derhal harekete geçmelidirler. AKP’nin ne Kürt sorununu çözme ne de Türkiye’yi demokratikleştirme projesi vardır. Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezme temelinde yeni bir otoriter Türkiye yaratmaya çalışmaktadırlar.
Türk devletinin yeni sahibi Türk-İslam sentezidir. Artık yeni devlet bunlarındır. Eski inkarcı imhacı devlet mutasyona uğrayarak AKP’lileşmiştir. Türk-İslam karakteri kazanmıştır. Tüm demokrasi güçleri bu devletin daha önceki antidemokratik devletin yeni bir versiyonu olduğunu görmelidir. Kendisini dünyanın yeni koşullarına uydurması bu karakterini değiştirmemektedir.
AKP Hükümeti içeride bu rolü oynarken dışarıda ABD ve NATO’nun bölgedeki ajanı haline gelmiştir. İşbirlikçi ılımlı İslam projesiyle Ortadoğu’yu teslim almak isteyen kapitalist modernitenin en has ajanı AKP Hükümetidir. AKP, ABD’nin Ortadoğu’daki vekil örgütüdür.
Devrimciler, demokratlar, gerçek Müslüman demokratlar ve tüm Kürt halkı bu gerçeği görerek AKP Hükümeti önünde bir demokratik ittifak barikatı kurmalıdırlar. AKP’nin askeri operasyonlarına, Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme saldırılarına, Türkiye’de yeni despotik bir hegemonya kurmalarına ve Ortadoğu’nun kapitalist modernite ajanları üzerinden yeniden fethedilmek istenmesine izin verilmemelidir.