Benim kuşağımın yaşam özetinde önce ve hep Kürt’ün düşmanı vardı; Sünni Türk devleti düşmandı, Sünni Arap devleti düşmandı, Şii Arap devleti düşmandı, Şii Fars devleti düşmandı, işkenceler, hapisler, idamlar, cinayetler, toplu katliamlar, soykırımlar hepsi birden dört yanı düşmanla çevrili Kürtler’e uygulanan sindirme ve bitirme çabalarıydı. 

Çoğu başarılıydı bunların, azı kendinden biçare başarısızdı fakat Kürtler’in de bir “başarı”sı vardı, bitmiyorlardı bir türlü, yılmıyorlardı ve kalanlar direnerek çoğalıyordu.

Bu çoğalmanın içinde ne yazık ki ihanetler de çoğalıyordu ama Kürtler kendine ihanetten çok düşmanına odaklanıyordu, ihaneti bitirme, ihanet sebeplerini azaltma veya ortadan kaldırma çabaları zayıftı! 

Bu yanlıştı!..

Düşmana odaklanıldığı kadar iç ihanete de odaklanılması ve Kürt’ün Kürt’e zıtlığına, düşmanlığına, ihanetine izin verilmemesi gerekiyordu.

Çünkü iç ihanet ve iç düşmanlık her şeyden önce uluslaşmanın ve ulusal birlik olmanın önünde engeldi; bu Kürtler’i bölüyor, parçalıyor, zayıflatıyor ve düşmana güç ve avantaj kazandırıyordu. Böyle olunca 1916’da zaten parçalanmış olan dört kardeş Kürdistan’dan hiçbiri başarıya ulaşamıyordu.

“Kürt” denilen halkın, “kendisi” olarak yaşama ve var olma çabasına ölümle karşılık verilmesinin, ölümle karşılık verenlerin her birinin adı bizim için “nefret”ti, nefretin diğer adıydı, bu hala da böyledir fakat bundan daha beteri Kürt’ün Kürt’e ihaneti, Kürt’ün Kürt’e düşmanlığıydı, bu, nefretin en beteri, en haziniydi.  

Kendi adıma, dört yanımızı çevirmiş dış düşmandan çok Kürt’ün Kürt’e ihanetinden, Kürt’ün Kürt’e zıtlığından, Kürt’ün Kürt’e düşmanlığından nefret ediyorum; bu yüzden hep hazinim, hep bedbahtım.

İhanetle çürütülmüş Kürt’ten nefret etmemin nedeni direnişle büyütülmüş Kürt’tür. Asıl hazin olan da budur; ihanetçi Kürt, direnişçi Kürt’ü suçluyor, kafasındaki karanlıktan çıkmıyor-çıkamıyor, kendi aydınlığının celladı oluyor ve bütün cinayetler, katliamlar kafasındaki o karanlık bölgede işlenirken kendisi usta bir ganimetçi gibi torbasını dolduruyor.

Bu, bireyler bazından gruplar bazına “cellat havası”nda sürüp gidiyor, bir türlü bitmiyor, direnişçisi gibi ihanetçisi de bitmiyor Kürt’ün. 

Hepimizin en yakınından en uzağına kadar tanıdığı direnişçi de var ihanetçi de. Ben bunlardan bazılarına takığım, fena halde takığım, bireyler bazında Kuzey’de Muhsin Kızılkaya ve Mehmet Metiner’e takıntılıyım, Orhan Miroğlu midemi bulandırıyor, bu ikisi direkt kusturuyor, salçalı bamya yemiş gibi oluyorum.

En iğrenç insan satılmış insandır ve satılmışlığın sonu yoktur, en kötü alışkanlıktır, bağımlılık yapar ve bunlar hergün bir şeyini satarlar, sattıkça batarlar, battıkça satarlar ve bu döngü içinde yok olup giderler, izleri bile kalmaz. Ama ne ki, “sinek bir şey değil, mide bulandırır.”

Nitekim Muhsin Kızılkaya geçenlerde kışlada pişmiş salçalı bamyanın içine düşen sinek gibi en yakın cinayet mahallinde, Ankara’da hem de Kürdistan 24 adlı TV kanalına konuşuyor, ihanetçi Kürt’e örnek olarak şöyle diyordu: “Türkiye devleti şu an Kürtler’le savaşmıyor; Kürtler evlerindeler, düğünlerini yapıyor, bayramlarını kutluyor, Ramazan oruçlarını tutuyor ve tüm Türkler nasıl yaşıyorsa onlar da öyle yaşıyor.”  

Konuşmasının devamı da var ama o kısmı hepten “kusmuk” olduğu için aktarmıyorum, mideniz bulanmasın, darbukacının bahşişini bile yiyen bu tavernacı kılıklı herife biraz “dokunup” geçeceğim; eskiden güya entelektüeldi bu, yazardı, mütercimdi, rahmetli Mehmed Uzun’un kitaplarını Türkçe’ye çevirirdi, böylece Kürt edebiyatına “katkı sunardı”, bunu yaparken de “beyaz Kürt”tü, yumuşakçalardı, ama hiç utanmazdı, hep utanmazdı, Selahattin Alpay-İzzet Altınmeşe tadında Kürt otantizminin rantçısıydı, ona sorsanız “dengbejler divanı”nın koruyucusuydu ama gerçekte hep tavernacıydı.

Bu ve benzer ekşimik ihanetçi tipler karşısında insan nefretsiz kalamıyor, öfkesiz kalamıyor, çünkü bunların her ihaneti onurlu Kürt’ün ölümüne neden oluyor, bir annenin, bir gencin, bir çocuğun ölümüne hizmet ediyor.

Ve her ihanetçi her seferinde en çok Ceylan’ın gözlerinden sonra Taybet Ana’nın 150 metre ötede “yatan hali”ni aklıma getiriyor, gözlerimin önünden gitmiyor. Ve yine her seferinde Taybet Ana’nın oğlu Mehmet’in sözleri sözlerim oluyor, bu garabetler bunu görmüyor, duymuyor, “dilsiz iblis”in dik alasını oynuyor. Ama Mehmet şöyle diyor: “Annem tamı tamına yedi gün sokakta kaldı. Hiçbirimiz uyuyamadık köpekler gelir, kuşlar konar diye. O orada yattı, biz 150 metre ilerisinde öldük. Bir insan bir insana ne kadar acı çektirebilirse devlet de bize yedi günde bunu yaptı. Yedi gün, tam yedi gün annenizin cenazesi sokak ortasında kalsın… İnsan çok iyi olamıyor, insan kalamıyor”.

Evet, gerçekten böyle oluyor!