Ülkemizde yakından bildiğimiz bir durum bu. Saldırgan milliyetçilik ve etnik merkeziyetçilik. Özce tekçilik. Kendinden olmayana, farklı olana yönelik üretilen veya kurgulanan olumsuz etiketlemeler ile saldırıyı mazur gösterme… İşte, anadilde şarkı söylemek tahrik nedeni olabiliyor, sivil de olsa, devletin memuru da olsa anadilde şarkı söyleyene şiddet uygulanıyor ve bu şiddet hoşgörüyle karşılanıyor. Belediye başkanları, siyasetçiler, avuçları terliyse çocuklar tutuklanıyor. 'Olsun, Kürt'tüler hak ettiler, nasılsa potansiyel suçluydular, suç işleyebilirlerdi. Terörist olmasa da yandaşı olabilirler' başka suçlu aramaya gerek yok, değil mi?..
Her yerde korkunç bir uğultu yükseliyor. "Vuralım, öldürelim yok edelim" Savaşın taktik senaryoları, yüce makamlarca sahneye konuldu.
Savaş dilinin işgali altındayız. Kürt siyasetçiler tutuklanıyor. Barış savunucuları, oluşturulan tutuklama listeleri ile tehdit ediliyor. Kimse kimseyi duymuyor, hissetmiyor, anlamıyor. Sadece ve sadece nefret var. Ölesiye nefret ederek, gerçekleri görmeden var olmaya çalışıyorlar. Sağduyulu ortak bir yol bulmak yerine, nefreti çoğaltıyorlar. Savaş körükleniyor. Savaş, hele de kirli ise profesyonel tacirler için oyun haline dönüşüyor. Satranç oyunu gibi. İnsansız araçlara, önce tahtalar üzerinde hamleler yaptırarak, akıl yarıştırıyor ondan keyif alıyorlar. Daha ileri gidip yandaş televizyonlarda büyük analistleri ellerini oğuşturarak haritalar üzerinde saldırı üzerine saldırı düzenliyorlar. Sonrası malüm.
Düşman yarat savaş… Savaşı seviyor AKP Hükümeti, hükümetin başı; bulunduğu her kürsüden tehditler savurarak parmağını havada sallıyor, gücünü sınıyor. Vicdansız, akıldışı söylemleriyle çılgınca alkış topluyor ve bundan keyif alıyor. Oyun gibi…
Savaş; sıradan insanlar için hiçbir zaman oyun değil, olamaz da. Onlar için yalnızca acı ve ölüm demek. İnsan olanın, bırakın savaşı, savaş olasılığı karşısında bile dehşete düşüp, onu önlemek için elden gelenin fazlasını yapması demektir.
Milli hissiyatı güçlü, dini bütün bir hükümet işbaşında. Ne yapıyor? Hükümetin başı dünyayı dolaşıp demokrasi ve özgürlük savunuculuğu yapıyor, kendi ülkesinde olup bitenleri görmezlikten gelerek. Başka ülkelerde başka halkların yaşadıkları üzerinden özgürlük savunuculuğu yapmak ne kadar da kolay. Kendi ülkesinin vatandaşlarına uygun gördüklerinden, nefretin dilinden utanmadan demokrasi ve özgürlükten söz edebiliyor. Halkı aptal yerine koyarak.
Kürtler barış istiyor, anlamıyor. Bunların barıştan anladıkları, yok etmek, tüketmek, teslim almak. Barışınca, ezilmiş, küçülmüş ve yenilmişlik akıllarına geliyor. Savaş, "ürkeklerin değil erkeklerin işidir" diyorlar. İşte bu yüzden sürekli öldürmekten, yok etmekten bahsediyor ve bununla gururlanıyorlar. Kürtler ise var olmak için savaşıyorlar. Saldırılara karşı kendilerini savunuyorlar. Açıkçası barış için savaşıyorlar.
Milliyetçi-Mukadesatçı başbakan, şunu iyi bilmeli, Kürt siyasetçilerin burunlarını sürtmekle, İmralı’ya uygulanan tecrit politikasıyla, hukuksuzluğu ve adaletsizliği tehdit olarak kullanmakla, imha politikalarıyla, nefretle, nefrete hoşgörüsüzlüğü çoğaltmakla bir yere varılamaz, özgürlük ve adalet bu biçimde sağlanamaz. Geçmişte bu denendi. "Özel harekatçıların giysilerini giyip "kurşun atan da, yiyen de şereflidir" diyenler nereye vardılar, nasıl sonuç aldılar ortada. Kürsülerden savaş diliyle "Herkes safını belirlesin" çağrısı yapan başbakana verilen yanıt "özgürlük ve demokrasi için bedel ödenecekse ödenecek." Saflar belirli.. Nefret ve savaş dilinin onursuzluğuna kimse boyun eğmeyecek. Şimdi safları sıklaştırma zamanı.