Türkiye içte olduğu kadar dışta yürüttüğü politikalarıyla da sıkışmış durumda. Bununda temel nedeni, siyasilerin ve devlet kadrosunun bu konuyu yanlış olduğu artık iyice kesinleşmiş olan bir paradigma çerçevesinde düşünmeye devam etmeleridir.
Toplumsal ayrımcılık ve ırkçı söylem; nefretin ve şiddetin yaygınlaştırılmasında her zaman başvurulan bir araç oldu bu ülkede ama denilebilir ki hiçbir dönemde bu kadar ivme kazanmadı.
Ötekileştirme ve ayrıştırma sorunu bugün artık devletin en başından başlayarak uygulanan ve tavandan tabana yayılır bir politika haline gelmiştir. Bu alandaki yaftalamalar öyle etkin bir hal aldı ki; ‘ya bendensin ya da düşmanımsın’ noktasına geldi.
Hükümet, savaş politikalarını ilerletmeyi ve bunların kimse tarafından duyulmaması için de özgür basın üzerindeki baskılarını yoğunlaştırıp haber ajanslarını, gazete ve yayınevlerini basıyor, muhabirleri tutukluyor. Kitleler ise hala olayların gerçek sebeplerini anlamaya çalışmak yerine, düşmanlık ve nefrete dayalı hamasete payanda oluyor.
***
“Çözümsüz gibi gördüğünüz sorunlar konusunda paradigma değiştirmenin önemi vardır. Aslında hayatımızı, başarımızı, mutluluğumuzu belirleyen bizim kendi davranışlarımızdır. Başımıza gelen her şeyle, onlara verdiğimiz "tepki ve yanıt" arasında geniş bir hareket alanı vardır“ der Stephen Covey.
Başkalarının düşünce ve davranışları hakkında hüküm verirken, elimizdeki veriler çoğu zaman yeterli olmuyor. Davranışların nedenini bilmeden çok yanlış yargılara varabiliyoruz.
İşte huzur ve barışın önündeki en büyük engel de insanın bakış açısını daraltan ve herşeye kuşku ve düşmanlıkla baktıran bu ırkçı ve bağnaz mantalitedir.
Bir devlet politikası olarak da yıllardır kullanılan bu yöntem giderek yerini nefrete ve kine bıraktı. Kendinden olmayanı tehdit etme noktasına kadar gelindi. Bu tehdidin okları artık toplumun her kesiminden insanı hedef almış durumda.
Sınırları çizilmiş, papağan gibi tekrarlanan ve bu düşüncesini her şeyi açıklamaya ve çözmeye muktedir bir görüş dizgesi olduğunu düşünenler kitleleri de tüm ideolojik aygıtlarla manipüle etmekte ve kandırmaktadır. Bu vahim hastalığa yakalanan kitleler, kendisine sunulanın ötesine geçemez, yaşamın ne kadar değiştiğine, etkenlerin ve verilerin dönüştüğü yeni hallere bakmaz. Konu ne olursa olsun doğruyu öğrenmek için okuduğu, duyduğu, gördüğü zaman mantık, akıl süzgecini devre dışı bırakıp yanlış algılar. Kör olur görmez, bununla da yetinmez, kendisine benzemeyen herkesi hainlikle suçlar.
***
Yaşamı zorlaştıran önemli sorunlardan biri de toplum empozelerden sıyrılamayarak geliştirmeye fırsat bulamadığımız, belki de aslında hiçbir zaman tam olarak bulamadığımız benliğimizdir. M. Foucault’un da söylediği gibi: “Yaşama sanatı, kendine bağımlı olma sanatıdır.” Yani sürekli olarak başkalarının bize dikte ettikleriyle ya da karar verdikleriyle değil kendi akli melekelerimizle, vicdanımızla davranabilmeyi gerektirir.
Kirlenmenin ve insani tükenişin her yanımızı çepeçevre kuşattığı bu ortamda nitelikli ve insanca kalabilmenin asıl yolu insanca bir duruş göstermek, olan biteni aklın süzgecinden geçirmek ve şairin dediği gibi devam etmek adına direnmek olmalıdır.