Türkiye-AB arasındaki ilişkiler son yıllarda tamamen mülteci krizinin ipoteğine girmiş durumda! Özellikle son gelişmelerden sonra Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, AB'nin lider ülkesi Almanya ve Başbakan Angela Merkel'in en önemli iç ve dış politika gündemi haline geldi.

Önceleri Türkiye gündemini kendine çok dert etmeyen Alman medyasında bir süredir neredeyse hergün Türkiye ve Erdoğan'ı konu eden yazılar yayınlıyor.

Yeni göç dalgası; onu motive eden savaş ve şiddet sarmalı nedeniyle bütün toplumu büyük bir şaşkınlığa düşürmüş durumda.

Göç yollarına düşmüş insanların geldikleri ülkelerde patlak veren savaş ve şiddet dolayısıyla maruz kaldıkları acılar; göç yollarında insanların başlarına gelenler neredeyse artık kimseyi ilgilendirmiyor.

Yıllardır göç ve göçmenler sorununu tartışmış çevreler bile özellikle Suriye'de yaşanan iç savaş sonrası nasıl pozisyon almaları gerektiği konusunda tereddüt yaşıyorlar. Göçmen karşıtlı gruplar Batı toplumlarında güçlenirken; Batı kamuoyu göçün nedenlerini tartışmaktan ısrarla kaçınmaya çalışıyor.

Batı kamuoyu ortaya çıkan göç dalgasından dehşet düşmüş durumda; üzerinde yaşadığımız dünyanın bugünkü haliyle yüzleşmekten ısrarla kaçınmaya çalışıyor. 

Her yerde suçlu arıyor; ama bir türlü kendi tarihiyle yüzleşme cesaretini gösteremiyor.

 “Esad adi bir diktatör!” tamam!

“Saddam kendi halkına karşı kimyasal silah kullanma alçaklığına düşmüş bir cani!” bu da tamam!

“DAİŞ bir barbarlar ve caniler topluluğu” bu konuda da kimsenin bir kuşkusu yok!

Ama özellikle başta Batılı devletler olmak üzere; dünyanın geri kalanının günümüzde yaşanan vahşette payı yok mu? 

Şimdi diktatör dediğiniz insanların iktidar olduğu rejimlere kendi halklarına karşı kullanacaklarını bile bile gelişmiş silahlar satarken; o silahların sonrasında devasa boyutta göç dalgalarına neden olabileceğini hiç düşünmediniz mi?

“Taşlar bağlanıp, köpekler sokağa salındığında siz nedeydiniz” diye sormazlar mı insana?

Ulusal demokratik hakları için mücadele eden insanları sıradan birer suçlu gibi tutuklayan; Kürtlere karşı neredeyse bir rehine siyaseti uygulayan Almanya'nın Türkiye'nin gelecekte muhtemel Suriyelileşmesinde payı olmayacak mı?

Kürt kurumlarına kuşku ile bakıp, Kürtleri neredeyse Türkiye benzeri metodlarla kriminalize ve marjinalize etmeye çalışan; Kürt siyasetçileri tutuklayan Almanya bu tutumuyla ateşe benzinle gitmiyor mu?

Hem Türkiye tarafı hem de başta Almanya olmak üzere AB tarafı soruna oldukça ilkesiz, gayri insani yaklaşmaktadır. Her iki taraf da evlerinden barklarından olmuş, çoluk çocuklarıyla biçare biçimde yollara düşmüş bu insanları, onların içine düştükleri insani dramları görmezlikten geliyorlar.

Suriye siyaseti yerlerde sürünen Türkiye devleti; savaş mağduru göçmenler üzerinden bölge siyasetinde yeniden pozisyon almaya çalışıyor. 

AB ise bir yandan Türkiye'yi oyalarken diğer yandan; Yunan adalarını bir tür toplama kampına dönüştürüp; Türkiye'ye olan mecburiyetini azaltmaya çalışıyor. Yeni plana göre; mülteciler adalarda toplanacak, adalarla anakara arasındaki feribot seferleri durdurulacak ve ilticası reddedilen mülteciler doğrudan ülkelerine geri gönderilecekler!

Bu yolla hem Türkiye'ye vaat edilen 6 Milyar Euro Yunanistan'a kanalize edilecek; hem de Türkiye ve Erdoğan rejimine olan bağımlılık ortadan kaldırılmış olacak!

AB yetkilileri ısrarla Türkiye'den terörle mücadele yasasını değiştirmesini istiyorlar; bunun açılımı aslında yeniden müzakere masasına dönün olmaktadır. Aksi takdirde, asıl olarak Türkiye dışından gelen göçmen sorunu çözmek için Türkiye ile masaya oturmuş olan AB ülkeleri; Türkiye içinden gelen Kürt göçü nedeniyle daha zor bir duruma düşeceklerini bilmektedirler.

Yani, “nereden baksan tutarsızlık; nerden baksan ahmakça!”