Başlığa bakıp gündeme dair cinlik yaptığımı sanmanızı istemem. Bu memleketin en şahsiyetli ve haysiyetli aydını Murathan Mungan’ın bu sorusu sadece bir şarkı sözü deyip geçilemeyecek kadar can yakıcı, bir o kadar da hakikidir çünkü. Olağanüstü zamanlardan geçtiğimiz Ohal’le birlikte tescillendikten sonra durmadan bu soruyu sorar oldum kendime. Üstelik yalnız değilim. Olayları benim gibi kaygıyla izleyen pek çok insan ya içine ya evine kapandı ve durmadan aynı soruyu tavaf eder oldu.

Gurbetin nasıl bir halet-i ruhiye olduğunu az çok deneyimledim. Ama benimki devede kulak kalır. Gidip de dönemeyen, her gün dönme hayali kuran, buraların kokusunu duymak için canını vermeye hazır olanlar tanıyorum. Bi de benim gibi gidecek bir yeri olmayan, sılasından bezmiş, kendi içinde nice gurbetler büyütmüş biçareler var. Fakat niyetim onları anlatıp mızırdanmak değil. 

Son bir haftadır topa tuttukları, hedef gösterdikleri şarkıcı Sıla’nın başına gelenler ve bu durumun ortaya çıkardığı karanlık tablo… Eline bayrak alıp “demokrasi bayramı” kutlamaya koşan zavallı “sanatçılar”ın yanında olmak istemediğini söylediği için işsiz bırakılmaya mahkum edildi malum. Edirne Belediyesi’ni saymazsak kimseler de ona sahip çıkmadı. Peki şaşırdık mı, hayır! Neden? Çünkü iktidar yarattığı canavarlarla herkesi ham yapmaya ahdettiğini binbir kere tekrarladı ve korkudan altına kaçıranlar da hemen muktedirin yanına koşup bağlılıklarını bildirdi.

“Neresi sıla bize neresi gurbet” diye soran Murathan Mungan, yeni yazdığı şarkı sözlerini “hangisini istersen senindir” diyerek Sıla’nın yanında olduğunu her zamanki kibarlığıyla cümle aleme duyurdu. Bu çıkışın kıymetini içinden geçtiğimiz dönem nasıl olursa olsun, kimseye hizalanmayan, biat etmeyen, hiçbir güce tapmayanlar bilir ancak. Amcasının katiliyle aynı sahneyi alan Yılmaz Erdoğan ve türevleri ise sadece Kürtlerin değil, yazı-çiziyle uğraşan herkesin alnındaki kara leke olarak kalır. Piyasaya çıktıları andan itibaren yaptıkları tek şey kendi kendilerini asimile etmek, eş durumundan Türkleşmek, halı sahalarda maç yapıp, topu bir türlü Recep’in ayağından kapamamaktan ibaretti. Neyse ki artık aynı sahnede iyi paslaşıyorlar, insanı utandıracak kadar hem de!

Sadece fikrini açıkladığı için “Sıla Yalnız Değildir” demenin abesliği bir yana insanın böyle yazılar kaleme alması bile zül geliyor ama burası sıla değil, nicedir bir hapishane! Daha yeni pasaportu habersizce iptal edilen Eren Keskin’in üzerine kapıyı kilitlediler, barış için imza atan akademisyenlerin bankadaki paralarına bile el konulup, kredi kartları bloke edilebiliyor. Hakkınızı hangi hukuk sistemi içinde arayacağınız, hangi hakime, hangi yargıya güveneceğiniz bile meçhul. Hal böyleyken safları sıklaştırmak, linç edilenin yanında olmak artık vatani bir görev gibi. Ama bu görevi ifa etmenin de bir edebi var elbette. Mehmet Tarhan gibi kendi üzerinden ve üstten bir dille Sıla’yı takdir ettiğini bildirmek, Arjantin’den buralara bakıp ahkam kesmek, Sıla’nın duyulmasından imtina ettiği bir mevzuu bakın ben neler biliyorum diyerek, kadının en zayıf ve hedefte olduğu bir zamanda deşifre etmek destek değil, köstektir.

Memleketteki pespayelik haberleri bitmez ama en son duyduğumuz; Kurtlar Vadisi-Darbe filminin çekilecek olduğu. Eh böyle başa böyle tarak! Neyse ki oyuncu seçerken hiç zorlanmayacak yapımcılar. Misal Fetö’yü Halit Ergenç canlandırsın, Yılmaz Erdoğan, Davut Güloğlu, Yavuz Bingöl gibi cengaverler onu püskürtsün, film müzikleri de mehter marşı olsun. Mehter takımını da daha “modern” bir koreografiyle Mustafa Erdoğan’a teslim etsinler, bakın nasıl gişe yapıyor? O vakit seyretmeyenleri de içeri tıkarlar mı acep? Gerçi galayı Kısıklı’da olmadı Yenikapı’da yaparlarsa koşacak çok. Biz kendi hikâyemizin sonunu düşünsek galiba daha hayırlı olacak. 

“Neresi sıla bize neresi gurbet / Yollar bize memleket”