Dünya tarihi; egemen güçlerin boyun eğmeyen halklara yaptığı zulmün örnekleriyle doludur. Bugün nerede bir Ruanda adı geçiyorsa, nerede bir Sırbistan, bir Sri Lanka adı geçiyorsa insan olan, yüreğinde bir sızı duyar. Bunlar insanlık hafızasının en kara tablolarından sadece bir kaç tanesidir. Bütün dünyanın bildiği örneklerdir. Ama dünya kamuoyunun henüz görmediği ve ya görmek istemediği daha nice sömürge politikalarına maruz kalmış ve iradesizleştirilmek için akıl almaz işkencelere maruz kalmış haklarla, coğrafyalarla doludur. İşte Kürdistan coğrafyası ve Kürt halkı bunlardan biridir.

Kürdistanı sömürgeleştirme emelleri yüzlerce yıllık bir devlet, hatta devletlerarası bir politikadır. Fakat özellikle son otuz yıllık kirli savaştan kaynaklı, Kürdistan toprakları çatışmalı ortamlara sahne olmasının yanında, çok ciddi inkar, asimilasyon ve çok daha derin sömürgeleştirme politikalarına maruz kaldı. Bu sömürge politikaları doğrultusunda, doğanın ve toplumun yapısıyla oynanmamış tek bir hücresinin bile bırakılmaması, askeri alanda başarı kazanamayacağı anlayan hegemonik gücün doğayı tahrip ve toplum yaşantısını yozlaştırma yöntemine başvurması şeklinde yaşanmaktadır. Özellikle savaş uzadıkça ve başarı şansı kalmayan eril devletin bu politikaları pervasızlaşmış ve toplum hafızasında travmalar bırakmasının yanında insanlık onuru için de kara dönemler olarak tarihte yerini almıştır. Kürdistan coğrafyasında sömürgeleştirme politikası hem aleni hem de gizlenmiş, örtülü kılınmış bir sömürge politikası olarak yılarca varlığını devam ettirmektedir. Dilinin, kültürünün, tarihinin yasaklanmasının yanında, dünyada simgeleşmiş vahşet örneklerinin hepsi sergilenmiştir.  
Özellikle 1990-94 arası dönemde işgalci devletin Başbakanının söyleminde somutlaşan Kürt halkını “ya bitireceğiz, ya bitireceğiz” soykırım politikası, bu toprakların gerek doğa yapısı gerekse de toplum yapısının bir bütün olarak tahribata uğrayıp, toplum hafızasından asla silinemeyecek savaş yaraları açmıştır. Amerika’dan ithal ettikleri düşük yoğunluklu savaş doktrini adı altındaki vahşet politikaları sonucu, 3 bin yakılmış köy, yaşam alanlarından kopartılıp uzak metropollere sürülmüş binlerce insan, 17-18 bini failli meçhul (belli) cinayetler olmak üzere 40 hatta 50 bin insanın ölümüyle sonuçlanmıştır.
Sömürge ve soykırım politikalarının bir parçası olarak, bütün sömürgeci ve işgalci devletler gibi, bu devlet de iradesini kırıp teslim alamadığı halkı işkence, tecavüz ve fuhuş yöntemiyle teslim almak istedi. Bunu gizli ve ya saklı bir şekilde değil, aleni ve bir devlet politikası olarak sistematik bir şekilde gerçekleştirdi, gerçekleştiriyor.
 Kürdistan coğrafyasında; hakim-savcı görevi yapan polis, asker, özel tim ve kontrgerilla yapılanması olan JİTEM, gözaltına aldığı binlerce insanı konuşturmak, intikam almak, korkutmak kısacası mücadelesi kırmak için akıl almaz işkencelerin yanında bir de cinsel ve fiziksel şiddet yöntemi olarak taciz ve tecavüz yöntemlerini uyguladı.
Kürt halkının gösterdiği direnç ve direniş karşısında, intikam mantığı ve milliyetçi, militarist eril zihniyet ile toplumun politik iradesini kırmak, kendisini küçük düşürülmüş hissettirip eve hapsettirmek, moral bozmak, aşağılamak kısacası bir halkı sindirmek için sadece gözaltılarda değil, günlük yaşantıda da kirli savaşın bir silahı olarak taciz, tecavüz ve fuhuş politikası uygulamıştır ve uygulamaya devam etmektedir. Burada yaşanan bu tür olayların sadece, sapık arzular, kadın düşmanlığı ve ya çarpık cinsellik olarak açıklanmaya çalışılması, sadece devletin buradaki sömürgeci ve imhacı politikasını saklamaya yaramaktadır.
Tecavüz, belki ilk bakışta savaşın ortasında cinsel bir saldırı olarak görülebilir, fakat durum bundan çok daha farklı ve derindir. Buradaki tecavüz; Kürt kimliğine yönelik politik bir baskı ve teslim alma yöntemidir. Topyekûn imhanın bir halkasıdır. Sömürgeci devlete, işgal ettiği bölgenin bütün kaynaklarını ele geçirmek, ekonomik, politik, sosyal ve kültürel varlıklarını sonlandırmak; bireysel ve ulusal bağımsızlıklarını ellerinden almak yetmemiştir. Taciz ve tecavüz yöntemiyle özgüvenini ve saygısını almanın yanında ‘namus’unu da elinden almak, mağdurun kendisini suçlu hissetmesine ve utanmasına neden olup, mücadelesinden uzaklaştırma politikası uygulanmıştır.
Burada uygulanan fuhuş da bu amaçladır ve tecavüz ile fuhuş arasında da herhangi bir nitelik farkı yoktur. Dolayısıyla militarize fuhuş, militarize tecavüzün ta kendisidir. Mağdurları da aynıdır. Başta Kürt çocukları olmak üzere, Kürt kadınları ve bir bütün olarak Kürt toplumudur. Özetle Kürdistan coğrafyasında devletin uyguladığı taciz, tecavüz ve fuhuş, toplumsal düzenden sapmak değil, devletin Kürt toplumunu dize getirip kendi yöntemleriyle düzen sağlamak için bizzat devlet yetkilileri ve devlet görevlileri eliyle yaptığı bir uygulamadır. Ciddi bir savaş yöntemidir. Çünkü tecavüz sadece fiziki varlığı değil, asıl olarak ruhu, kişiliği ve düşünceleri hedef alıp bitirmeye yöneliktir.
Özellikle Kürdistan halkına topyekûn savaşın ve imhanın zirve yaptığı 90’lı yıllarda, gözaltına alınan neredeyse her insan ya kaba işkenceden, ya taciz ya tecavüz ya da toplu tecavüz işkencesinden geçmiştir. Bu dönem bölgede görev yapan, asker, polis, özel tim, korucu ve JİTEM; Kürdistan’ı kendi korku imparatorlukları gibi görmüş ve milliyetçi-militarist erkek devlet, özellikle OHAL’ın ilan edildiği bölgelerde şiddetin en vahşi, en korkunç ve en çirkin metotlarını uygulamıştır.
Bugün Kürdistan’da Musa Çitil, Levent Ersöz, Abdülkerim Kırca gibi Türk ordusunun elemanları denince insanların hafızalarında bu vahşet canlanıyor. 90’lı yılların başından sonlarına kadar, işkence tezgahlarına dönmüş karakollarda, yaşanılan insan bedeninin kaldıramayacağı insanlık dışı işkencenin yanında, uygulanan taciz ve tecavüz Kürt halkının, fakat özellikle de Kürt kadınının hafızasında asla silinmeyecek yaralar açmıştır. Bu dönem Türkiye’nin insanlığını yitirdiği bir nevi kayıp halkadır.
Bu dönemde yaşanan taciz ve tecavüz verileri konusunda elimizde kesin rakamlar yoktur. Zaten bunun imkanı da yoktur. Gözaltına alınanların çoğu keyfi ve kayıt altına alınmadan, günlerce işkencede tutulduktan sonra ya asit kuyularına atılmış, ya da tanınmasın diye cenazeleri yakılmıştır. Bugün faili belli kayıplardan bahsediyorsak, bu insanlardan bahsediyoruz.
Bu dönemde taciz ve tecavüze uğrayan kadınlar, eğer sağ kalabilmiş ise, mecburi bir suskunluğa gömülmüştür. Konuşanlar ise ikinci bir mağduriyet yaşamışlardır. Çünkü devletin bir kurumunun yaptığı işkenceyi, devletin başka bir kurumuna anlatmak-inandırmak zorunda kalmıştır. Elbette devlet, bu iş için görevlendirdiği memurlarını cezalandırmak bir yana, bunun için ödüllendirmiştir.
Devlettin birer vahşet mekanizmasına dönüşen görevlilerini ödüllendirmesine en iyi örneklerden biri, daha bu hafta davası görülen Musa Çitil’dir. Musa Çitil; yine Haziran 1993’te Ş.A’ya gözaltında tutuğu üç gün boyunca emrindeki askerler ile birlikte tecavüz etmiştir. Ş.A’nın bütün hukuk mücadelesine rağmen Türkiye’deki mahkemelerden bir sonuç alamamıştır. Ş.A davayı AİHM’e taşımış ve mahkeme Türkiye’yi mahkûm etmiştir. Musa Çitil halen, 13 sivil kürdün öldülrülmesinden yargılanmaktadır. Bu hafta görülen dava, yine ertelenmiştir. Adı bu kadar katliam ve tecavüzle anılan Musa Çitil şuan Ankara Jandarma Bölge Komutanlığında Tuğgeneral olarak görev yapmaktadır.
Katliamlar ve toplu tecavüzler gerçekleştirip, yargılanmak yerine ödüllendirilenler sadece Musa Çitil ile sınırlı olmadığı bir gerçektir. İnsanları katledip, tecavüz eden ve bu üstün hizmetlerinden dolayı terfi alan, binlerce görevli var. Sonuç olarak bunlardan hiçbiri cezalandırılmak bir yana, açığa bile alınmadı, hepsi yükselerek görevlerine devam etti, hemen hemen hepsi şuanda görev başındalar.
Kürdistan’da bu kirli savaş yönteminin zirve yaptığı 1990-97 arası dönemin verileri elimizde yoktur. Çünkü bu uygulamalar işkence yöntemi olarak kullanıldığı için hem kayda geçmemiş hem de inkar edilmiştir. Savaşın görece daha az şiddetli olduğu 1997-2012 verileri bile bu vahşettin boyutunu gözler önüne sermektedir. Ayrıca bu rakamlar sadece adli mercilere yansımış olanlardır:
 Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu’nun 1997-2012 raporu: (bu rapor sadece yardım bürosuna başvuranları içermektedir.)
1997-2012 arasında 363 kadın Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Projesi’ne başvurdu. Taciz ve tecavüzle suçlananlar en fazla polis, asker, özel tim ve infaz koruma memurlarıdır. Tecavüzde 271 ile polis rekoru elinde tutarken, şu ana kadar hiçbiri yargılanmadı. 331 mağdur kadından 264’ünün Kürt olması bunun aslında bir savaş raporu olarak da okunabileceğini göstermektedir.
Yine başka bir rapor, bu durumun çok daha korkunç olduğunu göstermektedir. BDP Kars milletvekili Mülkiye Birtane, Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e, Meclis gündemine taşıdığı Bingöl olayına ilişkin, “Tecavüz olayına karışan askeri görevli sayısı kaçtır? Hangi vazife ile görev yapmaktadırlar”  diyen soru önergesine verilen rakamlar: 2002-2008 yılları arasında toplamda 61 bin 469 tecavüz olayı yaşanmıştır.
Sonuç olarak; bugün Kürdistan’daki devlet politikalarını ve bu politikaların toplumsal yaşam üzerindeki etkisini, sömürgecilik bağlamında ele almak gerekmektedir. Çünkü başta kadın cinayetleri, taciz, tecavüz ve fuhuş olgusu olmak üzere, ekonomik geri kalmışlık, toplumu yozlaştıran pratikler ve hatta bireysel çöküntüler bile Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesinden ötürüdür. Tüm bu ve benzeri olumsuzlukları “sömürgecilik” temelinde değil de yanlış toplumsallaşmanın sonuçları olarak okuduğumuz da gerçek ve büyük tabloyu göremeyiz.
Görülmesi gereken başka bir husus ise devletin Kürdistan’da uyguladığı sömürgecilik, bütün Türkiye’nin kirlenmesine neden olmuştur. Kürt toplumunu yozlaştırıp, intikam almak, ulusal kimliği aşağılamak için bir araç olarak kullanılan taciz, tecavüz, fuhuş ve kadına yönelik şiddet, bugün Türkiye’nin en büyük sorunlarından birisidir. Dolayısıyla Türkiye Kürt ve Kürdistan gerçekliğiyle yüzleşmeden, imha, inkar, asimilasyon ve işgalci sömürgeci politikasından vazgeçmeden, Türkiye toplumundaki hiçbir sorunu da çözemez.
*Demokratik Özgür Kadın Hareketi (DÖKH) Aktivisti