Türkiye’deki iktidar sahiplerini bahar korkusu sarmış ki Newroz öncesi toplum öncülerine, aydınlara, sanatçılara, siyasetçilere bolca ceza yağdırıyor, herkesi terörist ilan ediyorlar. Erdoğan “vatandaşlarıma terörist diyecek kadar enayi değilim” dese de terörist ilan etmediği ve saldırmadığı kimse kalmadı.
Kürt kentlerinde uçaklarla, helikopterlerle, tanklarla yapılan katliamlara, insanların diri diri yakılmasına karşı “BU SUÇA ORTAK OLMAYACAĞIZ” dedikleri için yargılanan ve ceza verilen akademisyenlerden Zübeyde Füsun Üstel ve Çare Olgun Çalışkan’ın hapis cezaları onaylandı. İnsanlığın yüz akı olan bu insanlara ceza vermek ancak faşist bir rejimde mümkün olabilirdi, olan da budur.
Yine Ankara Garı katliamının yıldönümü anmasına katıldığı için ceza alan Halkevleri Artvin Şube Başkanı Dursun Ali Koyuncu hapishaneye girdi. 107 insanı katledenlerden, 500’den fazlasını yaralayanlardan kimse hapishaneye gönderilmedi…
Sanatçı Ferhat Tunç’a 2 yıldan fazla ceza verildi ve yurt dışına gitmek zorunda kaldı…
Grup Yorum’un çalışmalarını yürüttüğü İdil Kültür Merkezine baskın düzenlenip altı kişi tutuklandı. AKP Sanata ve sanatçıya düşmanlığını bir kez daha kanıtladı. Mahkemeler hiç bu kadar hızlı ve yoğun olmamıştı. Erdoğan yeterli gazı verince tempo artıyor. Ceza tehditleri son gaz tavan yapıyor. Öyle ki “Gezi” davası rehinelerine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor…
Türkiye’de tutuklanan ya da kovulan savcı ve yargıçlardan arta kalanlar birer AKP-MHP memuru olduğu için bu davaların ve cezaların hiçbiri şaşırtıcı değil. Demokratik koşullarda bu davaların hiçbiri olmazdı zaten.
Ülkenin en aydınlık yüzlerinden Ahmet Altan halen hapiste ve o da ağırlaştırılmış müebbetliklerden! Daha nice rehine var içeride ve on binlik bir güç olarak şimdi hep birlikte açlık grevine girmiş durumdalar.
Rehineler arasında gezinirken şunu duyar gibi oluyor insan: Adam çıkmış Kürdistan’a gidin diyordu! İyi ya Erdoğan’a demek lazımdı o halde sen önce Kürdistan’ı terk et! Rehineler böyle düşünüyor! Yani gitmesi gereken birileri varsa o da Erdoğan-Bahçeli takımıdır, bir halk değil…
Elbette onun bu laflarının toplumda infial yaratma amaçlı olduğu biliniyor. Bu nedenledir ki zönce bir halkı ardından HDP yöneticilerini terörist ilan etti. Tesadüf değildi ki bu sözlerin hemen ardından her yerde HDP bürolarına ve seçim çalışmalarına yönelik saldırılar; adaylara, yöneticilere ve seçim çalışmalarını takip edecek gazetecilere yönelik ise gözaltı ve tutuklamalar başladı. Diktatörlüğün seçim stratejisi tamamen HDP’ye saldırı üzerine kurulmuştur.
“Beka” lafını dillerine dolamalarından HDP’yi hedef yapıp oy toplamaya çalışacakları belli olmuştu. Oysa siyasi abileri Bülent Arınç başta olmak üzere çeşitli çevreler “ülkede beka sorunu yoktur” deyip Erdoğan’ı boşa, hatta gülünç duruma düşürdü. Beka söyleminin tutmadığını gördüğünden söylemini haklı çıkartmak için çeşitli oyunların planlanması için MİT’e talimat verdi. “Terörist” söylemi ve HDP binalarına saldırılar bu şekilde başladı. Tutuklamalar da bunun parçasıdır. Devamını farklı olaylarla getireceklerinden kuşku yoktur. Hiç akla gelmeyen yerlerde bile provokatörler devrede olacaktır; bu tür olaylara dikkat edilmesi gerekmektedir. Yani seçim sürecinde hiç kimse tedbirsiz hareket etmemelidir. En büyük tedbir yüzbinlerin sokakları, meydanları doldurması ve seçimde AKP’yi en azından yüzde 50’nin altında bırakarak demokrasinin zaferini ilan etmektir. HDP’nin çok isabetli şekilde belirlediği seçim stratejisi bu sonucu yaratabilecek durumdadır. Yeter ki kafa karıştırmaya çalışanlara kulak verilmesin. HDP herkesi şaşırtacak kadar büyük bir başarı elde edecek ve bu başarı demokrasinin başarısı olacak, tüm aydınlık yüzleri güldürecektir.
Seçim kampanyası güçlü bir şekilde sürdürülüyor olsa da bu kampanyayı, AKP-MHP diktasına gönülsüzce de olsa sessiz kalan herkesi harekete geçirmeye yetecek kadar ilerletmek lazım.
Bu kadar ayyuka çıkmış ve herkesin yakasına yapışmış olan faşizmin estirdiği terör karşısında isyan etmemek maalesef “gönülsüz biat” anlamına gelir. Tüm bunların İmralı tecridiyle bağı vardır. Faşist terörün rahatlıkla uygulanması için tecrit uygulanıyor. Ayrıca bunun tüm topluma uygulanan bir tecrit olduğunu tüm kesimlere kavratmak lazım.
Farkında olanlar içeride-dışarıda açlık grevleriyle onurunu koruma çağrısı yapmaktadırlar.
Durum yeterince açıktır. Gezi ruhundan başka çare yok! Hadi Newroz’la birlikte başlayalım. İsyan etmenin gururunu yaşayalım. “Faşist diktatörlük” tespitine katılıyorsak demokratik isyan için yeterli bir sebeptir. Türkiye’nin tüm demokrasi güçlerinin faşizm karşısında yol haritasını çıkarmak için bir araya gelmesi yeterlidir. Yeter ki bu buluşma sadece “tespitleri tartışma” buluşması değil eyleme geçme buluşması, olsun. Üstelik bu diktatörlük her yerinden çatırdamış durumdadır. Bazen bağırarak bazen yalvararak yaşadıkları depremin sesini bastırmaya çalışıyorlar. Yani bu diktatörlüğün yıkılması an meselesidir. Son bir demokrasi isyanı yeter! Başkaca toplanma yeri aramaya gerek yok: İşte seçim meydanları, işte Newroz! Eylemde buluşalım!
Bunun için Heval Leyla ile başlayan açlık grevi direnişlerinin anlamı ve ortaya konulan muazzam irade gerekli perspektifi sunuyor. Bu temelde tüm direnenlerin Newroz bayramı kutlu olsun! Newroz yeni bir özgürlük direnişine ve tüm rehinelerin özgürlüğüne vesile 18olsun!
Eylemde buluşalım, haramilerin saraylarını-saltanatlarını yıkalım! Bijî Newroz!