Kimin nesi, neyin fesi, hangisinin takkesidir bilmiyorum. Ama Yeni Şafak Gazetesi’nin şu son Gezi Direnişi boyunca yüklendiği provokasyon merkezi rolüne uygun birisi olduğu muhakkak. Mehmet Ziya Gökalp adındaki köşebazdan söz ediyorum.

Neden söz ettiğime geçmeden önce AKP’nin medya üzerinde uyguladığı “terör” hakkında birkaç söz etmek gerekiyor. Bu “terör” yöntemi, medyada hükümete yönelik eleştiri yapan yazarları ve muhabirleri “ismen teşhir” etmek ve onlara karşı milyonlarca AKP yanlısı kitle arasında “nefret” duyguları yaratmak. Bu yöntem, medya üzerinde “polis ve yargı teröründen” çok daha etkili bir yöntemdir. Bu yöntemle hedef alınan bütün yazarlar, bu arada sanatçılar, aydınlar, dehşetle Hrant Dink’in bu yöntemle nasıl ortadan kaldırıldığını hatırlıyorlar. “Polis ve yargı terörü” durdurulabilir. Adresleri  bellidir. Ama milyonlarca insanın önünde hedef haline getirilen bir insan, nereden geleceği, hangi “beyaz külahın” altından çıkacağı, hangi “Samast” kılığında sızacağı belli olmayan canilerden kendisini koruyamaz.
Hedef aldıkları insanları, örneğin CNN muhabirini “ajan” olarak ilan etmek gibi, en tehlikeli iftiralarla birer nefret objesi haline getirdiler. Memet Ali Alabora şu sıralar üst üste açıklamalar yapıyor. Bu sanatçı, bütün AKP mitinglerinde bizzat Başbakan tarafından hedef haline getirildi. Yeni Şafakçı yazarlar, uzun bir süredir, defalarca andıçlanan Cengiz Çandar’ı hedef tahtalarında merkeze koydular. Hasan Cemal’i de… Banu Güven de hedefte, Nuray Mert de… Ece Temelkuran da… Sayılanlar Kürtlere dost…Şunlara bakın; tirajı üçyüzbine tırmanan Sözcü yazarlarından tekini hedefe alıyorlar mı?
Ve şimdi sıra belli ki, BDP’nin Türk kamuoyunda etkili ismi Sırrı Süreyya Önder’e geldi. O halde yukarda ismini verdiğimiz köşebazın yazısından ilgili kısmını okuyalım:
“Barış sürecinin aktörü görünümünde olan ve Gezi filminin daha başında nereden, nasıl olaya girdiği konusunda soru işaretleri olan Sırrı Süreyya Önder, dayanamayarak dünyanın en büyük isyanı olarak görmek, göstermek istediği Gezi olaylarına destek vermeyen Kürt halkına DTK üzerinden üzüntülerini bildiriyordu. Barış sürecinin görüşmecisi konumundan isyana destek isteyen konumuna geçerek asıl rolünü faş etti. (…) Sonuçta, toplum düşmanlarının beklentisi gerçekleşmedi.”
Sırrı Süreyya’nın “nereden, nasıl olaya girdiği konusunda soru işaretleri” varmış; “asıl rolünü faş etmişmiş“…Köşebaz, onu da “toplum düşmanları” arasına sıkıştırıvermiş.
Hükümet onun İmralı heyetinde yer almasını “veto” etti. Daha önce de Altan Tan’ı veto etmişti. Bu arada daha işin başında Gültan Kışanak ve Aysel Tuğluk da “veto” edilmişti…
İmralı ile görüşmeleri aktaran isimlerin önemi var mı? Elbette var. Sondan başlayalım: Gültan Kışanak ve Aysel Tuğluk İmralı görüşmelerini aktardıklarında, onları aynı anda hem Türkler, hem Kürtler, ama özellikle bu iki Alevi kadının mensup olduğu Alevi toplumu can kulağı ile dinleyecektir. Altan Tan İmralı’dan dönüşte Öcalan’ın sözlerini aktardığı sırada, İslamcı çevreler onun açıklamalarına büyük bir önem verecektir. Sırrı Süreyya’ya gelince, onun oynadığı rol yıllardır Türkiye solunun tümünün oynamak isteyip de oynayamadığı bir roldür, “Beynelmilel” filminin ustası Türk toplumunun bütün antenlerine hitap edecek bir yeteneğe sahip… Elbette Demirtaş ve Buldan bu sayılanlar kadar saygı ve etkiye sahiptir. Bizim dikkat çekmek istediğimiz şu:
Hükümet barış ve çözüm sürecinin sosyal, etnik ve dini temelini elinden gelen bütün araçlarla daraltmak istiyor. Bu sürece Alevilerin, İslamcı çevrelerin ve sahillerdeki Türklerin destek vermesini istemiyor. BDP’yi AKP karşısında yalnızlaştırmak ve onu AKP’ye “mahkum” etmeye çalışıyor.
İşte o nedenle AKP yanlısı medya, Gezi ile Amed arasında kurulmak istenen köprüyü, Yeni Şafak köşebazı gibi unsurların eliyle ve Kürt siyaseti içindeki doğal “işbölümünü” istismar ederek havaya uçurmak istiyor. Elbette DTK’nin asıl işi “Gezi direnişine katılmak” değil. Bu iş HDK’nin işi; BDP’nin İstanbul, Ankara, İzmir örgütlerinin işi. Sırrı Süreyya’nın işi…İstanbul vekillerinin işi. Elbette Mersin vekilinin de işi…Herkes kendi işlevini başarıyla yerine getiriyor.
Vatan Gazetesinde Ruşen Çakır bu “başarıyı” şöyle dile getirdi: “Kesin olan bir diğer nokta da Gezi direnişiyle birlikte İstanbul ile Diyarbakır, Taksim Meydanı ile Newroz Meydanı arasındaki mesafenin hızla kapanmakta olduğu. Ki bu çok iyi bir gelişme.” Evet. İyi bir gelişmedir…Önlenmek istenen “çözüm süreci” değil, bu “gelişmedir”…