
Hebû tunebû
carek ji caran
rehmet dê û bavên guhdaran
xeyn cenderme û tehsîldaran...
Kürt edebiyatında sözlü edebiyatın ayrı bir yeri var. Zira Kürt edebiyatı, sözlü halk edebiyatı ile yazılı edebiyat olarak ikiye ayrılır. Sözlü halk edebiyatının geçmişi binlerce yıl öncesine kadar dayanıyor. Bu edebiyat türünün halk arasında 'çîrok' olarak bilinen hikaye ve masallar, çok gelişkin olup Kürt halkının kültürünü, geçmişini ortaya koyması anlamında da çok önemli eserlerdir. Toplumların acı, sevinç, özlem, başkaldırı gibi çeşitli duygularını ve düşüncelerini yansıtan sözlü edebiyat ürünleri, gayrı resmi tarihin de en önemli kaynaklarıdır.
Çîroklar sözlü edebiyatın temel taşlarını oluşturur. Hiç şüphesiz, çağlar boyunca kendini sözlü olarak devam ettiren Kürt dilinin en büyük icracılarındandır çîrokbêjler. Çîrokları ile kendi değerlerinden uzaklaştırılmak istenen toplumun buna karşı kendi kimliğini, değerlerini, dilini, kültürünü ve inançlarını sahip çıkmasını görmekteyiz. Çîroklar; insana, halka bir dil, kimlik, tarih, benlik, bellek veren bir ses, insani anlatıyı zamanlar boyu, kesintisiz bir çağlayan haline getiren birer kaynak olarak, Kürt kültürü ve tarihinin günümüze taşınmasında önemli bir rol oynamışlardır.
Türkçe konuşmaya mecbur bırakıldığımız ilkokul sıralarında Kürtçe dilinin yaşam alanı yoktu. Dilimiz yasaklanmıştı. Bugün olduğu gibi o dönem okuyan herkesin üzerine bu baskı ve yasakların büyük etkisi olmuştu. Okulda Kürtçe konuşma yasağı o kadar etkiliydi ki, çoğu kişi daha ortaokul yıllarında Kürtçeyi unutmuş ve Türkçeyi en iyi şekilde konuşmak için kendini zorluyordu. Televizyonun köylerde, hatta şehirlerde bile evlere girmediği o yıllarda bazı evlerde toplanan aile efradı ve komşular, şöyle bir cümle ile derin bir sessizliğe bürünürlerdi: "Hebû, tunebû, carek ji caran, rehmet dê û bavên guhdaran, xeyn cenderme û tehsîldaran..."
Kışın uzun geceleri ve yazın sıcak günlerinde bir kültür haline gelen çîrok anlatımları, bugünkü insanların televizyona endeksli ferdi hayatın çok ötesinde bir yaşam tarzı demekti elbette. Ailelerin kalabalık oluşlarından ileri gelen doğal bir dinleyici topluluğu hazır idi. İnsanların çîrokbêjlerden dinlediği çîroklar, uzun bir dönem ruhlarını ve hayal dünyalarını Kürt maneviyatının derinliğiyle sarmış ve şekillendirmiştir. Kürt çocukları üzerindeki asimilasyon politikalarına karşı çîrokbêjlerin anlatımları ciddi bir fonksiyona sahipti. Yani bu kültürün ruh ve hayal dünyasında, en azından kişilerin bilinçlerinin arka planının Kurdî kalmasını sağladı diyebiliriz.
Okuma ve yazmanın gelişmediği, tekniğin yaygın olmadığı o günlerde, en ilginç ve dikkat çekici şey ise, masal anlatıcılarının da büyük bir kısmının çoğunlukla okuma-yazma bilmiyor olmasıydı. Serhad'ın tüm il ve ilçelerinde, köylerinde, hatta mezralarında duru bir Kurmancî dille anlatılırdı çîroklar. Bugün o çîrokları derleyip toplarken, insan günümüzde çok az kullanılan orijinal Kürtçe kavramlarla karşılaşabiliyor. Çocukluğumuzda dinlediğimiz bu çîrokların yasaklı kültürümüzün en saf, en önemli değerleri olarak hafızamıza kazınmış olup, toplumsal bir bellek işlevine kavuşmuş olması da belki bundandır.
Serhad bölgesinde çîrokların etkisinin olmadığı ev yok gibi. Hangi köy, ilçe, şehre giderseniz gidin, bir şekilde çîrok kültürüyle karşılaşırsınız. Yıllar önce Bazîd'de yapılan Ehmedê Xanî Festivali'ne katılan Prof. Celîlê Celîl ile uzun uzun çîroklar üzerine konuşmuştuk. Konuşma sırasında şöyle bir ah çekerek, çîrokların kaynağının Serhad olduğunu, bunun üzerine neden çalışmadığımızı sormuştu. Yüzyıllar boyunca dilde dile, yürekten yüreğe akan bu çîrokların unutulmaya yüz tutması onu üzüyordu. Haklıydı da. Bir dönem Kürt halkının özlemlerine, umutlarına, diline, tarihine ve felsefesine ışık tutan çîroklarımızı bilen çok az kişi kalmış. Ve bu çîroklar artık çok az kişiyi heyecanlandırıyor.
Çocukluğumuzda bizlere saatlerce çîrok anlatan insanlardan bazılarını bulmak çok zorlaşmıştı. Onlar da derin bir sessizliğe gömülmüş, adeta bildiklerini kendileriyle mezara götürecekleri günü bekliyorlardı. Köylere giren televizyon, çîrokbêjlerin yerini almıştı. Bu kültür, zamanla çîrok ve sözlü edebiyatı neredeyse ortadan kaldıracak derecede insanları etkisi altına almıştı. Bu durum, beni derinden sarsmış ve yeni arayışlara itmişti. Kültürümüzün sosyolojik özelliklerini yansıtan çîroklar için bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyordum. Halkımızın edebiyat ve dil zenginliği çîroklarda - masallarda gizli olduğu bilinciyle bir proje oluşturdum. Çîrokları toplayacaktım. 1980'li yıllarda bu çalışmaları yapan ve Almanya'da yaşayan Mehmet Gültekin'in konuşmaları benim için ön açıcı, nefes açıcı bir rol oynadı. Her topladığımız çîrok bizde yeni bir heyecan yaratıyordu. Kürtçe bir masal diliydi, çîroklar o ahengi, o güzelliği kendi bağrında taşıyordu. Bunun gün yüzüne çıkması için bir şeyler yapılmalıydı.
Önce bir ses kayıt cihazı ve kamera ayarladım. Şehirde ve köylerde bu işlerle haşir neşir olan insanlar bulmak için epey kişi ile konuştum. Bulabildiğimiz insanlar aracılığıyla bazı çîrokları tek tek kaydetmeye başladık. Severek yaptığımız bu işte zamanla elimize epey kaynak geçti. Birçok zorluk da yaşadık. Her tarafa gidemedik. Zaman sorununu yaşadık. Bizim hazır olduğumuz zamanlarda onlar, onlar hazır olduğu zamanlarda biz hazır olamadık. Bu çalışmaları gereksiz bulanlar da oldu. İnsanları ikna etmede zorlandığımız zamanlar oldu. Nihayetinde bilenlerin çok az olduğu gerçeği ile yüz yüzeydik. Doğu Kürtlerinin de bu konuda epey zengin bir birikime sahip olmasına rağmen son yıllardaki siyasal gelişmelerden dolayı bu çalışmalardan uzak durmayı tercih ettiklerine de tanık olduk. Çîrok toplama uğraşımız hala devam ediyor.
Bir toplumun, varlığını sürdürebilmesi için bir belleğe sahip olması gerekiyor. Belleğin korunması için sözlü kültürünün korunması, görsel arşivlerin oluşturulması gerekiyor. Bizim yaptığımız çalışmanın da buna hizmet edeceği inancındayım. Çünkü çîroklar, Kürt halkının belleğidir.
Ehmedê Xanî'nin dediği gibi,
"Kalbim ilim cevherinin sedefli kutusudur,
Okuyan, yorumlayan anlamazsa, mana ne yapsın?"
Kürt toplumu içinde çîroklar çok uzun bir dönem gecelerin vazgeçilmezi, yaşamımızı güzelleştiren bir edebiyat türü olarak işlev gördü. Bize kalansa, bu kültürü inceleyip, sedef kutusundaki cevheri keşfetmektir.