Sara, Rojbîn ve Ronahî yoldaşların özlemi olan ve Önder Apo’nun özgür kadınlarla özgür toplumu, özgür Kürdistan’la demokratik Ortadoğu’yu, demokratik Ortadoğu’yla halkların evrensel barışını yaratma hedefi için mücadeleyi kat be kat yükseltmemiz gerektiğini biliyoruz. Bu Sara arkadaşımızın 40 yıllık emeği ve umutları karşısında boynumuzun borcudur. Şehitlerimize vereceğimiz yegane karşılık budur. Çünkü her başarımız, bize katliamdan başka seçenek tanımayanlara en büyük ceza olacaktır. Sara gibi onların baş belası olmayı mutlaka yapacağız.
Egemenlerin savaş davetiyesine hayır
Ancak gelin görün ki, 9 Ocak’ta ilan edilen savaş her geçen gün daha da pervasız, ahlaksız ve vicdansızca bize dayatılmaktadır. Biz ise tarihimizden şunu öğrendik, birilerinin savaş davetiyesini kabul etmek, savaşı başlamadan savaşı kaybetme olduğunu geçmişteki Kürt isyanlarından biliyoruz. Her bir isyan kahramanca direnişle gerçekleşmiştir, ancak başlatma noktası egemenlerin tahriki ve teşviki üzerinden olması nedeniyle tüm kahramanlıklara rağmen yenilgiyle sonuçlanmıştır. Egemenlerin savaş davetiyesini kabul etmek onların belirlediği zaman, mekan ve rotada yürümek anlamına gelecektir. 15 Şubat komplosunun amacı da, Kürdistan Özgürlük Hareketi’ni Ortadoğu’da startı verilmek istenen III. Dünya Savaşı‘nın gerekçesi yapmaktı. Önder Apo bunu barış siyasetiyle boşa çıkardı. PKK bu nedenle Kürt sorununu öncelikle siyasal yöntemlerle çözmeyi bir strateji olarak belirleyerek tarihi bir adım atmış, uluslararası derin devletlerin hesabını boşa çıkarmıştır. 9 Ocak’ta, 1999’a benzer bir hesapla karşı karşıyayız. Eğer canilerin Sara, Rojbîn ve Ronahî’yi neden bu kadar hunharca ve kalleşçe, büyük bir nefret ve kinle katlettiklerini anlamak istiyorsak, öncelikle cevabını Kürt hareketinin gücünde görmeliyiz.
2012’yi Kürt halkı başarıyla kapatmıştır. Şemzinan, Batı Kürdistan ile birlikte zindan direnişi 2012 yılının en kilit direniş halkaları olmuştur. Avrupa devletleri, bu direnişi sahiplenen Avrupa’daki Kürt halkı ve örgütlerine yönelimlerini arttırmasına rağmen, direniş yürüyüşü durmaksızın ilerlemiştir. Avrupa devletlerinin tutuklamalarla arttırdıkları yönelimlere rağmen bu direniş durmamıştır. Dolayısıyla Kürt halkının direnişini Ortadoğu çıkarlarına tehdit olarak algılayanlar, aslında Türk devletinin kendi ülkelerinde katliam yapmalarına zemin hazırlamışlardır.
Zindan direnişi Kürt sorununun çözümünün yegane temsilcisinin Önder Apo olduğunu, başta Türkiye olmak üzere tüm dünyaya duyurmuştur. Sağından soluna, liberalinden devrimcisine kadar herkes Öcalan’sız bir çözümün mümkün olmadığını belirtmiştir. Eğer İmralı’da tekrar görüşmeler başlamışsa bu, Kürt halkının ve öncü gücünün Önderliğin özgürlüğünün vazgeçilmez olduğunu ortaya koymasından dolayı olmuştur. Bu direnişler AKP’yi yeniden görüşme yapmaya zorlamıştır.
Ancak her dakika bizi hedefimizden saptırmak da istemektedirler. Halen anlamaya çalıştığımız bir gerçeklikle yüzyüzeyiz. Anlamak için fazlasıyla cevap bekleyen soru var kafalarda. Anlama çabasındayken birileri-katiller hala işbaşında olarak cevap üretiyorlar. Yalanlarıyla, kirli bilgileriyle kafalarımıza adeta (psikolojik olarak) kullandıkları her cümle ile sanki birer kurşun sıkılmaktadır. Hedefleri beyinlerimizdir. 9 Ocak ile başlatılan savaş şimdi de her birimizin kafasını karıştırmak, kaos yaratmak, sağlıklı düşünmenin önünü almak içindir. Dolayısıyla kafalarımıza egemenlerin yerleşmemesi ve sömürmesine izin vermemek için 9 Ocak katliamıyla açığa çıkan birçok sorumuzun cevabını yakın tarihimizde aramalıyız.
15 Şubat 1999 komplosunu hatırlamak bu noktada yeterli olacaktır. Mevcut AKP yönetimi bu komplonun devamıdır. Kirli savaş katliamcıları gerçekleştirdikleri katliamı kamufle etmek için her türlü yöntemi deneyeceklerdir. Kürt siyasetinde yer alanları etkileyerek, yalan haberlerle itibarsızlaştırmak için çalışacaklardır. Bu nedenle M. Ali Şahin’in ‘Paris benzeri olaylar Almanya’da da olur’ belirlemesiyle sadece fiziki infazı anlamamak gerekir. Bir insanı, hele hele siyasi bir insanı itibarsızlaştırmak da bir infaz yöntemidir. Tıpkı KCK operasyonları gibi. Fiziki olarak imha etmiyor, yaşatarak direnişsiz bırakarak, deaktive etmek istemektedir. Bu da, ABD’de Obama’yla piyasaya sürülen ve akıllı güç kullanımı (Smart Power) denilen emperyalizmin stratejisidir. Fethullah Gülen’in Türkiye’ye uyarlamaya çalıştığı stildir. AKP bunu sistematik bir şekilde yapmaktadır. Smart Power stratejisi, tıkandığı yerde fiziki öldürmeyi de öngörür.
Anlamak ve kavramak istemi hiç şüphesiz çok önemli. Kim, neden bu süreçte böylesi bir katliamı Paris’te yaptı sorusunu sormak, katliamı yapanların adresini bulmak açısından gereklidir. Ancak cevap ararken, sağlıklı ve soğukkanlı düşünmeye bile fırsat vermeden her gün medyanın psikolojik terörünün ve tehditlerinin hedefi halindeyiz. Çünkü 9 Ocak’ta başlayan savaş sürdürülmektedir. Katliamcılar kendilerine yaraşırcasına kirli, yalan, ahlaki ölçülerden uzak bir tartışmayı hedeflemektedirler. Çünkü 10 Ocak’ta TC devlet yetkilileri ‘iç hesaplaşma’ diyerek kafa karıştırma siyasetini devreye koydu. Benzer senaryoyu Fransız ve diğer Avrupa basını da işlemeye başladı. Bugünlerde yürütülen kirli ve yalan politikası, ‘iç hesaplaşma’ adı altında yapılmaktadır. Şimdi yapılan her şey ‘iç hesaplaşma’ senaryosuna göre yapılacaktır. Kürtleri birbiriyle didiştirme, dedikodu ortamı yaratmak, güvensizlik, ürkeklik yaratmak temel amaçlarıdır. Bununla Sara, Rojbîn ve Ronahî arkadaşların anısına bağlılığın gereği olarak mücadeleyi büyüterek, bağlılık sözümüzü yerine getirmeye engel olmayı öngörmektedirler. Zira direniş tarihimizde her büyük şahadet çok büyük direnişe çevrilerek, şehitlere bağlılık ve minnet borcu ifade edilmiştir.
Barış kavramının içi boştur
Mevcut durumda AKP ve uluslararası alanda AKP’yi destekleyici güçler Paris katliamının ‘barışa bir saldırı olduğunu’ belirtmektedirler. Ancak 31 Aralık’tan 18 Ocak tarihine kadar geriye bakıldığında barış kavramının kapsamına giren hiçbir somut adım ve bulgu yoktur. Tersine 35 özgürlük savaşçısının katledilmesi, 200’ü aşan tutuklamalar, Kürdistan’ın bombalanması sözkonusudur. Yani sözde ifade edilen ‘Barış’, özde bir savaştır. İmralı görüşmelerinin sonuçları henüz belli değilken, bunun pratik adımları görünürde yokken hangi barıştan bahsediliyor. Örneğin en dikkat çekici olaylardan biri de Önder Apo istemediği halde ona televizyon verme konusudur. Televizyonu vermek mi barıştır! Bunun üzerinden kötü bir siyaset yapmak amacı olduğu bellidir. AKP’nin amacı Önder Apo’nun Önderliksel kimliğini sıradanlaştırmaktır. Nitekim Erdoğan megaloman kimliğine dayanarak ‘TV talimatını ben verdim’ dedi. TV’yi verdiler, CPT adaya gitti. Bunlar mı barış oluyor? TV’yi verdikten sonra Paris vahşetini izleterek gerçek amaçlarının mesajlarını vermek istemediler mi? Bu, Kürdistan’da uygulanan ‘entegre stratejisinin’ İmralı’ya dayatılma hali olsa gerek. Yani ‘hem konuşurum hem öldürürüm’ stratejisiyle teslimiyeti dayatma siyasetini, şimdi de ‘barış’ diye ifadelendirmektedirler.
Katliam için en uygun yer Fransa’dır
Sarkozy hükümetiyle birlikte Fransız ulus-devlet geleneği bir transformasyon yaşayarak, Fransa sermayesinin ulus-devlet engellerini aşarak ve ABD endeksli global sermayeye dahil olarak yayılma amacına gidildi. Kuzey ve Batı Afrika’nın yanısıra, Ortadoğu’nun eski sömürgeci gücü olan Fransa, 2010’da şiddetlenerek gündeme gelen siyasal ve toplumsal alt üst olma sürecinde eski kolonilerinin paylarını korumaya çalışmıştır. Libya’ya saldırı startını Fransa vermiştir. Bununla hem ABD’nin bir isteğini yerine getirmiş, diğer yandan eski hakimiyet alanı olarak gördüğü bu coğrafyada (Kuzey Afrika’da) Kaddafi sonrası payını garantiye almayı amaçlamıştır. Nitekim İtalyan resmi gazeteleri Kaddafi’yi, yakalandıktan sonra ambulansta öldüren kişinin bir Fransız ajanı olduğunu belirtmişlerdir. Fransa, Kuzey Afrika’da ses çıkaran ve ‘Arap Baharı’ olarak tanımlanan süreçte paylaşım rekabeti içinde istediği sonuçları almakta zorlanmıştır. Sarkozy hükümeti bu engeli aşamamıştır ve bu nedenle de seçimlerde kaybetmiştir. Fransa yeni hükümetiyle şimdi ise tekrardan Batı ve Kuzey Afrika ve eski sömürgesi olan Suriye üzerinde yoğunlaşma çabası içerisindedir. Her ne kadar hükümetler değişse de, mevcut hükümet Fransa sermayesinin tek derdi jeostratejik, yer altı ve yer üstü zenginliklerinden pay sahibi olma savaşında ciddi bir baskısı altında bulunmaktadır.
Ortadoğu’daki çıkarları için Fransa devleti de Sarkozy hükümeti sürecinde, ABD gibi AKP hükümetine verilen siyasal İslam truva atı kimliğini kabul etmiştir ve bunu övmüştür. AKP ile ittifakını da, AKP’nin tek derdi olan Kürdistan Özgürlük Mücadelesi karşıtlığı üzerinden şekillenmiştir. Nitekim 200 Kürt siyasetçisini tutuklaması, yargılaması, fişlemesi, serbest bıraktıktan sonra ise zorunlu imzalarla rehine statüsünde tutması bunun bir örneğidir. Diğer yandan Ekim 2012’de Kürt diplomasisi alanındaki çalışmalarından dolayı uluslararası düzeyde tanınan KNK Yürütme Konseyi Üyesi olan Adem Uzun arkadaşı tutuklamıştır. Bu tutuklama, Fransa ve Türkiye devletlerinin tezgahladığı bir senaryo ve komplo sonucu gerçekleştirilmiştir. Adem Uzun’un ‘Tank pazarlığı yaptığı’ yalanı önce Fransız basını, bununla birlikte Türk basını üzerinden dünyaya yayılarak, Kürt siyasetini kriminalize etme siyasetini bir üst boyuta sıçratmıştır. Dolayısıyla Adem Uzun’a dönük bu komplo, Fransa-Türk işbirliği sonucu gerçekleştirilmiştir. Bu temelde aslında, 9 Ocak’ta Paris’te gerçekleştirilen vahşeti uygulamak, PKK’lileri infaz etmek için kamuoyu önceden yalanlarla şartlandırılmıştır.
Fransa tarihte de Kürt halkının özgürlüğünü istememiştir
Birçok Batılı devlet gibi Fransa da, Kürt halkının özgürlüğünü istememiştir. Tercih edilen Kürt siyaseti Fransa devlet çıkarlarına göre olanıdır. Diğerleri ise kötü Kürtler olarak lanse edilirler. Zira Sarkozy döneminin eski Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner’in olayla ilgili ilk açıklamasında bunu çok net görmek mümkündür. Fransa’nın Kürt siyaseti henüz Sykes-Picot mantığının dışına çıkmamıştır. Hatırlanırsa, 9 Mayıs 1916 tarihinde (I. Dünya Savaşı sırasında), İngiltere ve Fransa arasında yapılan ve Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu topraklarının paylaşılmasını öngören gizli antlaşmayı Fransa’nın Beyrut Konsolosu George Picot ve İngiliz diplomat Hugh Sykes hazırlamışlardır. Sykes-Picot anlaşması, Kürtlerin varlığını reddeden, yok sayan ve Kürtleri yeni oluşturacakları ulus devletlere heba eden bir zihniyettir.
Sonuç olarak
ABD ve AB’nin Ortadoğu siyasetinin Suriye somutunda tıkandığı bir süreçteyiz. Suriye krizini acilen açarak sırada olan İran saldırısına giriş yapılmak istenmektedir. İran’a karşı saldırı için Kürdistan mevcut haliyle bir savaş üssü olarak planlanmıştır. Patriot Füzeleri, AWACS hava savunma sistemi, Alman, Hollandalı ve Danimarka askerlerin Kürdistan’a gönderilmesi var. Suriye tıkanması mutlak suretle açılması gerekmektedir. AKP kendisine biçilen taşeronluk politikasını yürütmemektedir. Çünkü Kürt Özgürlük Hareketi AKP’yi ciddi anlamda direnişiyle zorlamaktadır. AKP ve Fetullah Gülen’in şimdiye kadar devreye koydukları envai türden takkiyeci siyasetlerini deşifre etti. Bu nedenle AKP Ortadoğu’da ciddi bir imaj kayıbına uğradı. Güvenilirliği zedelendi. Tüm egemen güçlerin odaklandığı Suriye politikasında bir türlü başarı elde edilemiyor. Bunun karşısında ise başta Sêrekaniyê direnişi olmak üzere Kürtler tüm egemen güçlerin saldırı ve tehdit politikalarına rağmen kendi bağımsız, kadınlar öncülüğündeki halkların çizgisini ilerleterek sürdürmektedirler. Bu nedenle egemenler tıpkı 1998-99’da Ortadoğu siyasetinde tıkanmalarını aşmak ve bununla yayılmak için başlattıkları savaşta nasıl Kürtleri araçlaştırmak istedilerse 9 Ocak’la birlikte tekrar böyle bir komplo tezgahlamışlardır. Sara, Rojbîn ve Ronahî arkadaşlarının şahsında özgür Kürt’e duyulan kin, nefret ve intikam kan kusmuştur. Çünkü özgür Kürt egemenlerin bölge için düşündükleri neoliberalizmin neokolonyal politikalarını alt üst etmektedirler. Suriye ve Batı Kürdistan’da bu çizgi kazandığı gibi halklar ve Kadınlar PKK’nin bu gerçekliğini Paris, Amed, Dêrsim ve Mersin’de gösterdikleri dayanışmayla çoktan beyan ettiler. Sara, Rojbîn ve Ronahî arkadaşların şahadetleri aynı zamanda kadınların, halkların bir bütünen ezilenlerin gücünü birleştirmenin çağrısı olmuşladır. Geleceğimizi şehitlere bağlılığın gereği olarak dostluğun ve dayanışmanın gücü üzerinde inşa edeceğiz. Bu nedenle tüm gücümüzle Sêrekaniyê’de kadınların ve halkların çizgisinin kazanması ezilenlerin kazanması için Batı Kürdistan’daki direnişimize sahiplenelim. Başarımızla da katliamcı zihniyetlere cevabımızı verelim.
NİLÜFER KOÇ: Sara, Rojbîn ve Ronahî’lerin yolunda özgürlüğe doğru