
Nobel Barış Ödülü adı geçtiğinde, hep iki standartı düşünmüşüzdür.
1935’te ödül alan anti militarist Carl von Ossiezky sözkonusu olunca, ne kadar haklı bir seçim demişizdir.
1971’de ödülü alan Willy Brand olduğunda, egemenlerle ilgili bir gölge düşmüş ödüle.
1952’de ödülü alan anti nükleer aktivisti Albarz Schweizer olduğunda, Nagazaki’den sonraki dehşete tarihi bir cevap verilmiş oldu.
1973’de Herry Kissenger’e verilince ödül, 1974’de Kıbrıs’a saldırınca Türk ordusu: “Türkler iyi savaşır, güçlüdür” diyen savaş taraftarı ABD Dışişleri Bakanı’na verilmiş, aslında bir “Savaş Ödülü” gibi olmuş.
Amerikan Yurttaş Hakları siyahi önderi Martin Luther King 1964’de ödüle layık görüldüğünde, sanki ırkçılığa karşı bir deklerasyon ilan edilmişti.
Gorbaçov 90 yılında ödüle layık görüldüğünde, Komünizm’i betonla gömmek isteyen bir el ödüle el koymuş gibiydi.
Mandela 93’te ödül aldığında, beyazların hafızalarına yüklü ırkçılığa karşı tarihi bir ultimatom verilmişti.
Jimmy Carter 2002’de ödüle layık görüldüğünde, yükselen Amerika’nın dayanılmaz hükümranlığına şahit olmuştuk. Sınır Tanımayan Doktorlar 1999’da ödülü aldıklarında, Dünya Jandarması ABD’ye karşı bir sinyal verilmiş gibiydi.
Ancak on yıl sonra 2009’da Barack Obama ödülün adresi olduğunda, bir savaş kahramanına verilmiş gibiydi Nobel Ödülü.
2012’de AB’nin ödüle layık görülmesi ise, ABD’ye karşı yükselen Alman ve Fransız ortaklığına onay verilmiş oldu.
Bu yıl, ödül Nadia Murad’a verildi.
DAİŞ’e karşı;
Êzîdîler’in yaşadığı dramı, soykırıma karşı bir duruş olarak tarihe geçecek.
Eğer devamında, cinsel şiddetin bir savaş silahı olarak kullanılmaması için gösterdiği çabalar nedeniyle Kongolu Doktor Denis Mukwege yerine, savaş suçlusu Erdoğan’a verilseydi ödül, ne olurdu?
Olmadı; bu yılın Nobel Ödülü’ndeki ayrıntı bu.
Öyle olmamasını, dünya kamuoyunun duyarlılığına borçlu olduğumuza bağlıyorum.
Bu yıl Nobel Barış Ödülü‘nü alan Nadia Murad, bir yerde bölgede olağanüstü savaş planları yapan Erdoğan’a karşı bir söylev gibiydi: “Bu ödülü bütün Iraklılar, Kürtler, azınlıklar ve dünya çapındaki cinsel şiddet mağdurlarıyla paylaşıyorum.”
Bu sözler, 21 yaşındayken, aynı zamanda Erdoğan desteğine sahip DAİŞ tarafından kaçırılan, insan ticareti yapanlar tarafından oluşturulan, orta çağda Batı Avrupa’da kadınlara uygulanan vahşeti aratmayacak korku dehlizinden kurtarılan, 6 erkek kardeşi DAİŞ tarafından katledilen Kürt Êzîdî bir kadına ait.
Musul’la birlikte kurtarılan Nadia Murad Almanya’ya yerleştikten sonra: Almanca: “sizin sesinizim” adlı bir kitap yazmış, BM İyi Niyet Elçiliğine seçilmişti.
“Sizin Sesinizim” kitabının kapağındaki Nadia Murad’ın bakışlarında hüzün var;
Keder de var;
Umut ve biraz da;
Sanki James Joyse’nin Ulysses’inde:
“Sevgi tüm engelleri gülücükle aşar”
gibi direngen bir gülümseme…
Bir yerde Êzîdîler’in de yaşam hikayesi…