14 Haziran 1977 sabahı, 24 kadın Şili’nin başkenti Santiago’daki BM’ye bağlı Latin Amerika Ekonomik Komisyonu merkezine girdi. Kadınlar, Şili Komünist Partisi’ne yakın Gözaltında Kaybedilenlerin Yakınları Derneği’ne üyeydi. Grup, Pinochet’in 11 Eylül 1973’te Allende başkanlığındaki sosyalist hükümete karşı düzenlediği faşist darbeden bu yana 34 yakınını kaybetmişti. İçeri girer girmez “Yaşam için, barış için, özgürlük için – onları bulacağız!” yazılı pankart açıp, hükümet kaybettirdiği yakınlarının hesabını verene kadar açlık grevinde olacaklarını duyurdular.
10 gün boyu BM merkezinde sürdürülen açlık grevinin sonunda alçak diktatörlüğün gözaltında kaybettirdiği, yani katledip cenazelerini gizlediği yakınları hakkında bilgi edinemediler belki ama Pinochet faşizminin gerçeğini bütün dünyaya duyurmayı başardılar. Son dört yılda sayıları 1150’ye ulaşmış olan ‘kayıplar’ gerçeğini hem kendi toplumlarının hem de uluslararası kamuoyunun gündemine koyup faşizme karşı hakikat mücadelesinin meşalesini yaktılar.
Aynı günlerde komşu ülke Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te Nora de Cortinas, başında beyaz eşarbı, boynunda oğlunun fotoğrafı ile Plaza de Mayo’da, yani Mayıs Meydanı’nda faşistlerden hesap soruyordu. Bir sabah evinden çıkıp bir daha dönmeyen, dönemeyen kayıp oğlu Carlos Gustavo’nun hesabını soruyordu. İki ay önce ilk defa bir grup ‘kayıp annesi’ olarak burada toplanmışlardı. Polis saldırısıyla dağıtılmışlardı. Ancak ne polis saldırıları, ne işkence, ne de öncülerinin katledilmesi onları direnişlerinden vazgeçiremedi.
Şili’deki BM merkezindeki kadınların açlık grevi, Nora’nın oğlu ile aynı kaderi paylaşıp, bir yıl önce askeri darbe yapan Arjantinli faşistler tarafından kaybedilen binlere de dikkat çekiyordu. Bir bir ‘kaybedilen’ güzel insanları, siyasilerin gündemine, toplumun ise vicdanına taşıyordu. Nora’nın sessiz çığlığı Şili’deki açlık grevi eyleminde yankılanıyordu. Açlık grevindeki kadınların yaktığı direniş ateşi ise Mayıs Meydanı’nı aydınlatıyordu.
Onlar, eylemleri için BM’nin merkezini seçerek aynı zamanda devletler düzeninin iki yüzlülüğünü ifşa ederken, bir kadın direniş geleneğinin yeni halkasını oluşturuyorlardı. Kadınlar burada ilk kez açlık grevine girmiyordu. Tam 30 yıl önce Margarita Naranjo da açlık grevinde yaşamını yitirmişti. Onun adını, Pablo Neruda’nın devasa yapıtı Evrensel Şarkı’da yer alan şiirinden biliyorlardı:
“Geceydi, ve bütün bir ordu gelmişti,/ evden eve girdiler ve uyandırdılar insanları,/ sürdüler sonra toplama kamplarına./ (...) en çok tutulan benim kocamdı çünkü,/ kimseler bir şey söyleyemez O’na, idealleri uğruna/ savaşıyor O, çok az insan var O’nun kadar temiz yürekli/ ve dürüst. (...) Sanki artık soluk alamıyor gibiydim, sanki/ çekiliyordu toprak ayaklarımın altından,/ ihanet çok büyüktü, çok büyüktü adaletsizlik;/ ki bir hıçkırık gibi yükseldi boğazımda/ yaşamanın anlamsız olduğunu söyleyen bir şey./ Arkadaşlarım yemek getirdiler, ne ki yemedim ve dedim:/ ‘Kocam geri dönmeden, bir şey koymam ağzıma”
Şili’de de, Arjantin’de de halkın iradesine darbe yapan faşistler, diktatörlüklerinin ömrünün ebedi olacağını sanıyordu. Faşizmin yenilmez olduğuna inandırmaya çalışıyorlardı halkı. Korkunç işkenceler, katliamlar ile direnişi kırmaya çalıştılar. Direnişte yerini alan herkesi katlederek bütün bir halkı teslim almaya çalıştılar. Ama en çok da kadınlar teslim olmadı. Anneler teslim olmadı. Direnişin öncüsü oldular ve faşizmin sonunu getirdiler. Kadınların, bunu başaracak, faşizmin sonunu getirecek güçte olduğunu gösterdiler.
42 yıldan beri oğlunun fotoğrafını göğsünden ayırmayan Plaza de Mayo annesi Nora’nın geçtiğimiz günlerde Amed’de Leyla Güven’in eriyen bedenine sarılışındaki gizli hakikat buydu işte. Onlar alçaklığın, bizler ise direnişin tarihini yazıyoruz. Onlar yenilecek, biz özgürlüğün türküsünü söyleyeceğiz. Onlar unutulup gidecek, biz zafer işareti ile gülümsemeye devam edeceğiz. Nora’nın bilge kadınlara mahsus bakışındaki ışık bunu söylüyordu.