“En uygar halklar bile barbarlığa, en parlak maddenin pasa komşuluğu kadar yakındırlar” der Macar asıllı Amerikalı tarihçi Bosna-Hersek’te Sırpların yaptığı Boşnak katliamından sonra.
Avrupa’nın “Yahudi- Hristiyan” uygarlığı sadece insan hakları ve demokrasiden ibaret değildir. Bu uygarlık, 16.yy’daki din savaşları akabinde endüstri, Amerikan ve Fransız devrimleriyle milliyetçi savaşların da temeli. Milli devletlerin kurulmasından sonra sömürgeci devletler bu kez hammade için savaşmaya başladılar. Alman İmparatoru Bismark’ın deyimiyle “Bizim de güneşte yerimiz olmalı” isteği, Afrika ve Ortadoğu’da enerji hammadesi uğruna yeni savaşlara sebep oldu.
Gezegenimizi 1.Dünya Savaşı’na götüren bu kapitalist yarış 42 milyon insanın ölümüne yol açtı. Eski monarşik imparatorluklar yıkıldı, yeni ulus devletler, SSCB, sağ ve sol totaliter rejimler doğdu. Aradan uzun zaman geçmeden bu kez Doğu-Batı veya “kapitalist-nazist- faşist-komünist” modernite ürünü ideolojiler çıktı. Birinci dünya savaşından azalan nüfusla ciddi demografik sorunlar yaşayan ama aynı zamanda da çılgın bir tüketim toplumuna giden Batılılar arasında bu kez jeostratejik hegemonya savaşı başladı. 2. Dünya Savaşı’nda, 45 milyonu sivil, yaklaşık 60 milyon ölü. Yani Batı’nın övündüğü, sadece bilim, sanat, felsefe, hak ve özgürlükler değil, Hitler, Musoloni, Franko, Stalin, Salazar da yine bu coğrafyanın “kimyası bozuk” ürünleri.
Dikkat edilirse, feodalite sonrası inanç uğruna yapılan vahşetler yerini, seküler modern, kapitalist devlete geçişle tüketim toplumunun barbarlıklarına bırakıyor. Sistemlerin devamlılığı adına yaratılan ideolojik, ekonomik düşman ihtiyacı, milyonların katliamı, sürgünler, gaz odaları oldu.
Kapitalist modernitenin beraberinde getirdiği bireycilik, aşırı tüketim ve ahlaki çöküntüler 1990’lı yıllarda Sovyet sisteminin yıkılmasıyla yeni bir paradigma doğurdu. Bugün, Batı modernitesi aşırı tüketim ve ahlaki çöküntünün beraberinde getirdiği kimlik ve tüketim kriziyle karşı karşıya. Bu kriz eğitim sistemi, aile yapısı, cinsiyetler arasındaki eşitsizlikler, farklı renk ve kültürlere olan reaksiyon şeklinde kendini gösteriyor.
Dolayısıyla Norveçli katilin portresini de arayış içindeki bu bireyci toplumun en uç sapmalarından biri olarak analiz etmek gerekir. Yazdığı söylenen 1500 sayfalık “Manifesto”ya bakılırsa Anders Breivik’nin ideolojik beslenme kaynağı, merkezi ABD’de olan köktendinci (fundamentalist) Protestant düşünce akımlardır.

Ne istiyorlar bunlar?
Batı’da dine yönelim giderek yükseliyor. Örneğin Polonya’da toplumun yüzde 53’ü, ABD’de yüzde 38’i, Almanya ve Fransa’da yüzde 12’si dinin toplum üzerinde etkili olmasından yana. Sosyolojik araştırmalar, Batı’da “oturmuş” bir Hristiyan fundamentalizmi olduğunu gösteriyor (Sciences Humaines dergisi). Bütün kökten dinci akımlar gibi bunlar, inanç konusunda fikir özgürlüğüne son vermek, çocukların temel eğitimini kontrol altına almak, kadınların kılık kıyafetine kısıtlamalar getirmek ve dininin ilk yıllarındaki yaşam tarzını uygulamak. Bu anlamda Şii İran ayetullahları ve Suudi Sünni  müftilerin uyguladığı sistemle ABD’de köktendinci aşırı sağcı bir papazın kürtaja karşı çıkması, homosexuelleri cezalandırmak istemesi, ölüm cezasını savunması ve yaradılış teorisini topluma empoze etmesi arasında fark yoktur. Şeriat yasalarının uygulandığı ülkelerde din adamlarının toplum ve siyaset üzerindeki etkileri ne ise Hristiyan ülkelerde de durum farklı değildir. George W. Bush’un 11 Eylül saldırıları sonrası Ortadoğu’ya “Haçlı seferi” çağrısı yaparken, aslında ideolojik köklerini ABD’nin bağımsızlık savaşından alan dinci, radikal milliyetçi ve federalizme karşı çıkan Tea Party akımının desteğine güveniyordu. Mezheplerin iktidarla ilişkileri Avrupa’da da farklı değil. Protestanlığın merkezi Cenevre Katedrali eski papazı ve fundamentalizm uzmanı William McComish’e göre, “Yaşlı Kıta Nazizmi tanıdı. Aşırı sağ bugün bütün Avrupa ülkelerinde mevcut. Ben aşırı grupların çeşitli protestan kiliselerine girip örgütlenme girişimlerine tanık oldum” (La Tribune de Genève).
Bu anlamda, her ne kadar da Norveçli Andreas Breivik’in yaptığı vahşetin ilk ve son olmasını dilesek de, aslında beslendiği ideoloji öylesine marjinal bir fikir hareketi değil. Bu akım, Batı’da birçok aşırı sağ yasal partinin tabanına ve iktidarlara sızmış. Her ne kadar siyasetçiler toplumda paniği önlemek için kapitalist modernitenin ürünü olan bu egoist, memnuniyetsiz bireylerin gücünü önemsemez mesajlar verseler de gerçek şu ki, Breivik’i bir kahraman, göçmenleri de potansiyel düşman sayan, bireyci, memnuniyetsiz ve arayış içindeki bir genç kuşak var Batı’da.
* Sosyolog

ikurt@bluewin.ch