Önceleri gazete çalışanları gözaltına alınıp işkencelerden geçirildi. Yasalarla gazeteler sansürlenip matbaadan çıkar çıkmaz toplatıldı. Gazeteler, dergiler peş peşe kapatılıp, sorumlularına onlarca yıl hapis ve milyonlarca lira para cezası verildi. Ardından gazete büroları basılarak tüm çalışanları gözaltına alındı. Bunlarla da sonuç alamayan Türk devleti, özgür basın emekçilerini tek tek katletmeye başladı.
Her sabah kim gözaltına alındı, hangi büro basıldı veya hangi arkadaşımız infaz edildi kaygısıyla uyanıyorduk. Tüm bu zorbalıkla sonuç alamayan Türk devletinin daha da azgınlaşacağını hepimiz tahmin ediyorduk. Ölümün kol gezdiği o günlerde bir tek arkadaşımız bile çalışmaları bırakmadı. Hatta herkes daha büyük bir hırsla çalışmalara sarılmıştı.
Özgür Ülke Gazetesi 3 katlı bir binada faaliyet gösteriyordu. Birinci katta haber merkezi bulunuyordu, ikinci kat ise yönetim bölümüydü. Üçüncü katta da bir bölüm arkadaşın kaldığı yatakhane vardı. Yine gazete binasının altında bir araba tamirhanesi ile kalorifer ısıtma sisteminde kullanılacak mazotların bulunduğu büyük bir depo vardı.  3 Aralık 1994 günü yine gazete çalışmaları başlamıştı. Özgür Ülke gazetesinin merkezinin olduğu İstanbul-Kumkapı’da rutin polis gözetimi dışında çok farklı bir şey göze çarpmıyordu.

Polis ve itfaiye müdahale etmedi
Gece saat 24:00’de gazetenin son baskısı bittikten sonra şoför arkadaşımız Ersin Yıldız, son kalan grubu da evlerine bırakarak gazete merkezine döndü. Gazetede toplam 25 civarında arkadaş kalmıştık. 5-6 arkadaş danışma bölümünde bulunuyordu. Diğer arkadaşların bir kısmı idare kısmındaki odalarda, ağırlıklı bir bölümü ise yatakhanede kalıyorlardı.
Saat 02:30 gibi tüm gazetelerin dağıtıldığını teyit ettikten sonra uyuma hazırlıklarına başladık. Danışmada bulunan arkadaşlar dışında herkes uyumuştu. Henüz uykuya dalmadan büyük bir patlama ile sarsıldık. Patlamanın etkisiyle her taraf karanlıkta kalmış göz gözü görmüyordu. Kendimizi dışarı atmak istedik ama merdivenlerin olduğu kısım tümden çökmüştü. Gazetenin ortasında ise büyük bir delik açılmış ve yangın çıkmıştı. Peş peşe patlamalar devam ettiği için içeride kalmak oldukça tehlikeliydi. Kendimizi pencereden zar zor da olsa terasa atmıştık. Üst katta bulunan arkadaşların da terasa atlaması ile danışmanın dışında kalan tüm arkadaşlar orada buluşmuştuk. Yerden 30 metre civarında yükseklikteki terasta mahsur kaldık. Danışmadaki arkadaşların akıbeti hakkında da bilgi alamıyorduk, ama patlama oraya yakın olduğu için kimsenin kurtulamadığı ihtimalini sessiz de olsa düşünüyorduk.
Kumkapı Polis Karakolu yürüyerek en fazla 2 dakikalık mesafedeydi. Gelip çevrede bir koridor oluşturmuşlardı. İtfaye merkezi ise 5 dakikayı aşmayacak bir uzaklıktaydı. Çok kısa sürede gazetenin önüne gelmelerine rağmen ölmemizi beklercesine hiçbir müdahalede bulunmuyorlardı. Bu arada alt kattaki tamirhanede bulunan 25 arabanın benzin deposu ardı sıra patlıyordu. Yine bodrumdaki mazot deposu da alev almıştı. Gazetenin ortasında büyük bir yangın vardı ve mutfak tüplerinin patlamasıyla birlikte yangın bulunduğumuz terasa doğru ilerliyordu. Terasta bulunan ve 100 litreden fazla mazot alan bir jeneratörümüz vardı. Tüm korkumuz yangının ona ulaşmasıydı. Eğer ona ulaşırsa hiç kurtulma şansımız olmayacaktı.
Hemen terasın arkasında bulunan öğrenci yurdundakiler dışarı çıkmıştı. Onlar bile polisin müdahale etmemesine „böyle insanlık olmaz“ diyerek tepki gösteriyorlardı.
Bu arada spor sayfasında köşe yazan bir ağabeyimiz plastik bir masayı siper etmiş, kendini korumaya çalışıyordu. Ama jeneratör patlasa zaten hiçbirimizin kurtulma şansı yoktu. İdare çalışanı Aslan adında bir arkadaş ise kendini o yükseklikten atmak istedi, ama arkadaşlar son anda tuttu. O yükseklikten kurtulma şansı yoktu. Ama „nasıl olsa öleceğiz atlarsam belki yaralı kurtulurum“ diye düşünmüştü. Artık çaresizlik içinde gazetenin ortasındaki yangına izliyoruz, ne zaman terasa ulaşacağını düşünüyorduk.
Bu arada dışarıda sesler giderek artıyordu. Gazetenin önü ana-baba günü olmuştu. 45 dakika, bir saat sonra nihayet itfaiye, aşağıya inmemiz için bir halat attı. Tek tek halata tutup aşağıya kaydık. Naylon halat hepimiz elini kemiklerine kadar kesmişti ama kurtulmuştuk.
Saldırıya uğrayanlar gözaltında
Gazetenin bombalandığını duyan arkadaşlar kapının önüne gelmişti. Biz ise binanın girişindeki arkadaşlara ne olduğunu merak ediyorduk. Polisler bizim gruptaki tüm arkadaşları gözaltına aldı. Ellerimizi tedavi etmemize bile imkan tanımadılar. Eminönü İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldük. Sanki gazeteyi bombalayanlar biziz gibi doku örneklerimizi alıp Adli Tıp’a gönderdiler. Sonrasında ise sorgu başladı. Neden PKK’nin gazetesinde çalışıyorsunuz? İçeride bomba yaparken mi patlama oldu? Ali Fırat kimdir? Niye başka şehirlerden kalkıp bu gazetede çalışmak için geldiniz? PKK ile nasıl bağlantı kuruyorsunuz vb. sorular soruyorlardı. Ardından „gelin bizle çalışın daha çok para veririz“ diyerek kibarca ajanlık teklifi yapıldı her birimize.
Sorgularımız bitince toplu halde beklemeye başladık. Hepimiz daha önce defalarca gözaltına alındığımız için rahattık. Bu arada danışmada kalan arkadaşların ağır yaralandığı, Ersin Yıldız arkadaşın şehit düştüğü haberini aldık. Tam bir sessizlik ve hüzün çöktü bulunduğumuz koğuşa.
Bundan sonra gazetenin ne olacağını düşünüyordu herkes. Bu arada gazetenin yarın tekrar çıkacağı haberi geldi. Hüzün ve sevinci aynı anda yaşıyorduk. Bir süre sonra bizi serbest bıraktılar. „Çok baskı var, sizinle sonra hesaplaşacağız“ demeyi de unutmadılar tabi.

Herkes gazete için seferber oldu
Yaralı olmamıza rağmen hepimiz gazeteyi görmeye gittik. Halen dumanlar tütüyordu. Çevresindeki kolonlar dışında binadan eser kalmamıştı.
Büyük bir dayanışma vardı gazeteyi yaşatmak için. Yazarı, aydını, gazetecileri hepsi seferber olmuştu. Atılım gazetesi başta olmak üzere tüm sol ve demokrat basın kapılarını açmıştı bize. Ertesi gün çıkan gazetenin manşeti ise Kürt halkının gücünü gösteriyor, dosta düşmana gerekli yanıtı veriyordu: BU ATEŞ SİZİ DE YAKAR!
Dayanışma çığ gibi büyüyordu. Kimi gazeteyi çıkarmak için çalışıyor, kimi haber gönderiyor, kimi bilgisayarlarını getirip bırakıyordu. Halk çocuklarının kursağından kestiği bir kaç kuruşu getirip gazetenin yaşaması için veriyordu. Parası olmayan bir çift ise evlilik alyanslarını getirdi verdi.
Baskılar bitmiyordu. Basın polisi ile ‘akraba’ gibi olmuştuk. Her gün toplatma kararları ile kapımıza dayanıyordu.
Artık öyle bir noktaya gelmişti ki üç baskımız bile toplatılıyordu. Gazetenin ilk baskısındaki yazılara toplatma geldi. O yazıların yerine sansürlenmiştir diye yazarak ikinci baskıyı yaptık. Bu sefer başka yazılar hakkında toplatma kararı çıkarılarak toplatıldı. Yine son baskıya o yazıları da çıkardık. Bu sefer de Öcalan’ın fotoğrafına toplatma geldi. Gazete üzerinden Türk devleti ile büyük bir mücadele yürütülüyordu. En sonunda gazeteyi tümden kapatma kararı ile geldiler.
Tüm baskı, toplatma, infaz ve bombalamalara rağmen özgür basın geleneği gerçekleri yazmaktan taviz vermedi. Özgür Ülke’den sonra onlarca gazete çıktı. Bu halk var oldukça özgür basın geleneği de hep var olacak...