Gazete çıktığı ilk günden itibaren sansür ve toplatmalarla karşı karşıya geldi. Öyle ki gazetenin reklam sloganı, “Her Pazar ilk işiniz Yeni Ülke almak olsun. Savcılar sizden önce okursa, siz gazete okuyamazsınız” olmuştu. Gerçekten de gazetenin bir sayısı dışında çıkan tüm sayıları toplatıldı, Kürdistan’a girişi engellendi.

Kürt halkının özgürlük mücadelesi büyüdükçe artık günlük bir gazeteye ihtiyaç doğdu. Özgür Gündem gazetesi yayın hayatına başladı. Türk devletinin Kürdistan’da yürüttüğü kirli savaşı deşifre ettiği için geçmişi kat be kat aşan saldırıların hedefi haline geldi. Muhabirleri gözaltına alındı, tutuklandı. Gazetenin Kürdistan’a girişi yasaklandı. Gazetede çıkan haberlere, resimlere, hatta karikatürlere bile sansür ve toplatma kararları çıkarıldı. Gazete hakkında verilen 15’er günlük, birer aylık kapatma kararları da işe yaramayınca, tek tek muhabirleri devletin silahlı çeteleri tarafından öldürülmeye başlandı. Gazetenin dağıtımını yapan 9-10 yaşlarındaki çocuklar bile satırlarla doğrandı. Tüm bu saldırılar özgür basın geleneğinin yoluna devam etmesini durduramayınca, başta gazete merkezi olmak üzere  büroları basılarak, tüm çalışanları tutuklandı. Buna rağmen bir-iki gün içinde gazete “YOLA DEVAM” manşetiyle yeniden çıktı. Özgür basın emekçilerinin Türk devletinin tüm saldırılarına daha da güçlenerek cevap vermesi, onları şaşkına çevirmişti.
Özgür Gündem Gazetesi yasaklamalar, baskılar, toplatmalar, yazar, muhabir ve yazı işleri müdürlerine verilen para cezaları nedeniyle yola Özgür Ülke ismiyle devam etti.
Özgür Ülke de kendinden öncekiler gibi baskılardan nasibini almıştı. Toplatma, sansür, para cezaları, öldürmeler sonuç vermemişti. Bu nedenle daha büyük bir saldırı gerçekleştirileceğini herkes bekliyordu ama saldırının nasıl ve nereden geleceği belli değildi. Buna karşı gazete çalışanları ve bürolar küçük de olsa tedbirler almaya çalışıyordu. Baskın ve saldırılara karşı bürolara çelik kapı takılmış, pencereler ise demir parmaklıklarla kaplanmıştı. Yine çok zorunlu olmadıkça hiç kimse tek başına hareket etmemeye çalışıyor, gece dışarı çıkmıyordu. Herkes yeni bir saldırıya karşı tetikteydi.
3 Aralık 1994’te yine rutin olarak gazetede çalışmalar başlamış, akşam gazetenin ilk iki baskısı bitince gececiler ile gazetede kalan arkadaşlar dışında herkes evlerine gitmişti. Kalanlar ise saat 24:00’a kadar son baskıyı  yapmak üzere çalışıyorlardı. Bu arada görevden gelen Ersin ile karşılaştık. Gündüz gerillaların anılarından oluşan bir kitap gelmişti ve idare olarak onlara vermediğimiz için biraz sitem etmişti. Son baskı da bitince Ersin, kalan arkadaşları da eve götürdü. Gecenin 03:00’ünde geri döndü. Toplam 25 civarında arkadaş gazetede kalmıştık. Bazıları erkenden en üst kattaki yatakhanede uyumaya gitmişti. Birkaç arkadaş da idare katındaki koltukların üzerinde uyuyordu. Danışma bölümünde ise gazetenin güvenliğini sağlayan 5-6 arkadaş kalıyordu.
Saat 03:20 dolaylarında büyük bir patlama ile sarsıldık. Yerimizden fırlayıp kendimizi dışarı atmaya çalıştık, ama merdivenlerin olduğu taraf tümden yıkılmıştı. Gazetenin ortasında büyük bir yarık oluşmuş ve en alt katta bulunan tamirhanedeki arabalar tek tek patlıyordu. Gazetenin ortasında büyük bir yangın başladı ve alevler yavaş yavaş her yeri sarıyordu. Tüm imkanları zorlayarak, idare katında bulunan iki arkadaşla birlikte terasa ulaştık. Üst kattaki yatakhanede bulunan arkadaşlar da 2 metre kadar yükseklikten atlayarak yanımıza geldiler. Danışmanın dışındaki tüm arkadaşlar bir aradaydık. Kimseye birşey olmamıştı ama patlama girişte olduğu için danışmadaki arkadaşların durumundan endişeleniyorduk.
Bu arada yangın gittikçe büyüyor, peş peşe patlamalar yaşanıyordu. Ama hemen birkaç dakika uzaklıkta olan itfaiye bir türlü yangını söndürmeye, bizi kurtarmaya gelmiyordu. Yanıbaşımızdaki Kumkapı Polis Karakolu’ndaki polisler ise gazetenin çevresini ablukaya almış, adeta yanarak ölmemiz için kimseyi yaklaştırmıyordu. Terasta çok büyük bir jeneratörümüz vardı. İçi benzin doluydu. Eğer yangın ona ulaşır ve jeneratör patlarsa hiç kurtulma şansımız kalmazdı. Teras yüksek olduğu için atlayamıyorduk, atlasak betona çakılıp kalırdık. Olayın duyulması üzerine tüm basın oraya akın etti. Bunun üzerine polis, itfaiyenin gelip bizi kurtarmasına 45 dakika sonra izin vermek zorunda kaldı. Atılan bir halat ile hızla aşağıya indik. Ama o telaşla düşünüp önlem almadığımız için halat avucumuzun içini paramparça etti.
Dışarı çıktığımızda sanki biz suçluymuşuz gibi, polis hepimizi gözaltına aldı.   Karakola götürür götürmez, bomba biz yaparken patlamış gibi yaklaşarak, avuçlarımızı  kontrol edip doku örnekleri aldılar. Bombayı devletin çeteleri koyduğu için kimin yaptığını araştırmaya gerek görmediler. Çünkü suçlu, devletin kendisiydi. O nedenle de bizi sorgulamaya başladılar. Hepimize aynı soruları soruyorlardı: “Neden PKK’nin gazetesinde çalışıyorsunuz?”, “İçeride bomba yaparken mi patlama oldu?”, “Ali Fırat kimdir” vb. birçok soruyla karşı karşıya kaldık. Hatta işi daha ileri götürüp, “Gelin bizimle çalışın, daha fazla para veririz” diyerek bize ajanlık teklifinde bile bulundular.
Biz ise patlama danışmaya yakın bir yerde olduğu için oradaki arkadaşların durumunu merak ediyorduk. Yanımıza gelen avukat arkadaş, Ersin Yıldız arkadaşın şehit düştüğünü, diğer arkadaşların ağır yaralı olduğunu söyledi. Bunun üzerine büyük bir hüzün ve sessizlik yaşandı.
Aradan biraz zaman geçtikten sonra aramızdan arkadaşlarımızın bu saldırıya karşı gazeteyi çıkarıp çıkaramayacağını tartışmaya başladık. Gerçekten Özgür Basın geleneği bu saldırı karşısında gereken cevabı verebilecek miydi? Bina yerle bir olmuştu. Gazete çıkarabilmek için ne bir yerimiz ne de bir bilgisayarımız kalmıştı.
Bir süre sonra bizi bırakmak zorunda kaldılar. Dışarı çıktığımızda ilk işimiz gazeteye gitmek oldu. Patlamanın boyutunu gündüz gözüyle gördük. Bu enkazın içinden nasıl sağ çıkıldığına insanın inanası gelmiyordu.
Dışarıdaki arkadaşlarımıza gazetenin tekrar ne zaman çıkabileceğini sorduk. Gazeteyi dört sayfa da olsa yarın çıkarmaya çalıştıklarını söylediler. Tüm sol ve demokrat basın büroları kapılarını bize açmış, gazetenin tekrar çıkması için tüm olanaklarını seferber etmişti. O zaman ne kadar çok fazla dostumuzun olduğunu anladık.
Ertesi gün gazetemiz BU ATEŞ SİZİ DE YAKAR! manşetiyle tekrar çıkmıştı.
Kaç sayfa olduğu için de ne yazdığı hiç önemli değildi. Bu manşet Türk devletine gereken cevabı vermişti. Yasaklamalar, sansürler, gözaltılar, tek tek öldürmeler ve bombalamalar bile ÖZGÜR BASIN geleneğini susturamamıştı.
Çünkü bu gelenek Apê Musaların, Gurbetellilerin, Alişerlerin, Hafızların, Mehmet Şenolların, Saryaların ve daha onlarca şehidin kanlarıyla yaratılmıştı. Bu gelenek ölüme meydan okuyan bir halkın özgürlük mücadelesinin sesiydi.
Aradan 19 yıl geçti. Küçük bir büroda başlayan özgür basın geleneği çok sayıda televizyonu, gazeteleri, ajansları, radyoları ve dergileriyle çığ gibi büyüyerek yoluna devam ediyor.
19 yıl sonra Kadırga’daki Özgür Ülke Gazetesi’nin bulunduğu binanın önünde açıklama yapan basın emekçileri, nasıl bir gelenekten geldiklerini ve bu mirasın ne anlama geldiğini şu cümlelerle bir kez daha dile getirdiler: “Hakikatten ve halkların özgürlük ve demokrasi mücadelesinden aldığımız güçle dün nasıl ki bombalara karşı direndiysek, bugün de yargı adıyla yürütülen tutuklama terörüne karşı direneceğiz. Gazetemiz bombalandıktan sonraki gün attığımız manşette ‘Bu ateş sizi de yakar’ demiştik. Hakikatin ateşinin tüm iktidarları yakabildiğine şahidiz. Ve yıllar sonra Ersin Yıldız’lardan aldığımız mirasla şunu söylüyoruz: Her şeye rağmen buradayız.”