
Yazı yayınlandığında kaçıncı gün, kaçıncı hafta, kaçıncı ay olacak bilmem. Fark etmez de…
Rakamların anlamını yitirdiği, kelimelerin kifayetsiz kaldığı günümüzde hepimiz yaşarken yeterince ölüyoruz ve öldürülüyoruz.
Ölüm ne ki yaşamanın ve direnmenin anlamını bilmedikçe…Nereden başlasak bir direniş. Neresinden baksak adalet, hukuk, özgürlük, eşitlik vb. için uzun bir yol… Bir yol ki; insanın insanca yaşaması uğruna, bedenlerini herkes ve hepimiz için, gelecek güzel günlerin adına, maviliklere kanat çırparak gidiyorlar…
Ve gökyüzünde
Ve yeryüzünde…
Soluduğumuz havada ve içtiğimiz suda hep onların göz nuru var…
Durup seyretmek, ölümün kendisidir.
Yaşarken, “adaletiniz olacak”
Yaşarken, “özgürlüğünüz olacak”
Yaşarken, “direnmeyi bileceksiniz”
Yaşarken, “paylaşmayı öğreneceksiniz”
Yaşarken, “ insanca yaşayacaksınız”…
Yürekli iki bilim insanı, “tek adam” rejiminin uygulamalarına; haksız-hukuksuz-adaletsiz anlayışa, bedenlerini ve düşüncelerini yok sayanlara karşı, “bu yola“ baş koydu…
İster “bu yola” karşı çıkın, isterse “bu yola” yoldaş olun. İki can, “bir şeylere itiraz” ediyor ve direniyor.
Onlar “bir şeyler” yapıyor. Peki, ya biz?
Öyleyse, her gün ölüme yaklaşan bizler miyiz? Yoksa düşüncelerinden ve kalemlerinden başka hiçbir şeyleri olmayan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ikilisi mi?
Sizden özür diliyorum.
O yürekli iki beden, seyir eden ve seyretmememizi kurgulayan “tek adam”ın karşısında ne kadarız, kaç kişiyiz diye soruyor…
Sahi neredeyiz, nerelerdeyiz?
Vahim olan da bu!..
Hangi birimizin babası, annesi, abisi, ablası, amcası, teyzesi, bedel ödemedi ki!..
Peki, biz ne yaptık!.. Acıyı paylaşmayı, “bile” beceremedik. Ya da izledik, Ya da göz yumdu, ya da uyuduk, ya da unuttuk!..
Barış istemenin suçu; linç edilmek, mahpuslara konmak, sürgün edilmek, izole edilmek, parasından ve maaşından edilmek, “düşman” bilinmek, saldırılara uğramak, her türlü baskıya uğramak…
Hırsız ol; siyasilerin gözdesi ol, ailenizin efendisi ol, yandaş medyanın “vatan severi” ol, Bakan(ların) sırdaşı ol, (millet)vekilin dostu ol, servet sahibi ol, patronların patronu ol…
Adalet istemenin suçu; İşinden ol, evinden ol, ailenden ol, sevdiklerinden ol, yandaş gazetelerin hedef ol, düşman ol, yalan-dolanın korkusu ol, karakolların işi-gücü ol..
Tecavüz ya da tacizci ol; bol ödülü ol. Bol paralı ol, protokol adamı ol, dokunulmaz “insan” ol, neyler belirsiz “bir yaratık” ol, bayrak “sevici” ol, “övünç kaynağı” ol, “İmanlı” ol, yalanıcı ol, saldırgan ol, inkarcı ol…
Bu kadarını görmemiz, ya da bu kadarını yaşamamız yetmez mi?
Yetmez mi bu kadar “yok” sayılmak!
Yetmez mi bu kadar “hiç” olmak!
Bu gün geç!
Yarın daha da geç!
Duyun ve utanın!
Onlar; iki çift yürek yaşadığımız bu adaletsizliğe başkaldırdı.
Başkaldırıyor!
İktidarın dört bir tarafa saldırması, bu nedenle “her yol mübahdır” algısı tüm şiddetiyle ve gücüyle artarak devam edecektir.
Toplumsal algının bu kadar çürüdüğü ve erozyon uğradığı olmuşumdur? Olmuştur.
Fakat bu başka bir rezalet…
Başka bir renk...
Başka bir koku…
Eylemlilikler, toplumsal reflekslerle ve dinamiklerle birlikte hareket ettikçe, iktidar daha da saldıracaktır...
Bu saldırılardan sonra iktidar kendi kendini yiyecek ve yok edecektir.
İçerde ya da dışarıda ölüm orucu eylemlerine “yakın tarihimiz” tanıklık etmiştir. Bu eylemin, toplumda ve insanlara da nasıl bir kırılma yarattığını gördünüz. Yaşadınız…
Unutmayın!
Ancak güçlü bir direniş gösterebilirse; bu eyleme anlam ve değer katarız…
Son dönemlerde Nuriye ve Semih eylemiyle anılan, Ankara Yüksel Caddesi “karakol” oldu. Hem de ne karakol!
Nöbetçi kulübeleri, yasak alanlar, ziyaretçi saatleri, gözaltı odaları(arabaları), bol silah, bol bomba, sokak ortasında işkence…
Sokak başları, her dem tutulu. Polislerin elleri tetikte ve sivillerin ellerinde telsiz. Ne arasan var, tomalar, zırhlı araçlar, polis minibüsleri, gözaltı arabaların her türlüsü…
Her yer polis ablukasında. Aynı sokakta, birden fazla kimlik kontrolü yapılabilir.
İki saat içinde, üç kez kimlik kontrolünden geçiyorum.
Polise nedenini sorduğumda, “her yere dikkatli dikkatli bakıyorsun” dedi.
Anlamsız ama Yüksel Caddesi’nde her şey olabilir. Burada olup bitene anlam yüklemek anlamasız çünkü yerin kulağı var...
Kafede oturduğun yerde kimliğin sorulabilir…
Büfede gazete aldığında malum adamlar tarafında takip edilebilirsin…
Sokakta oturduğun yerde sorguya alınabilirsin…
Özgür Gündem in ilk Ankara bürosu buradaydı. Önünde zırhlı araç duruyor. Polis kimseyi yanına yaklaştırmıyor. Düşünmeden geçemiyorsun, o günlere gidip geliyorsun. Gözlerim uzaklara dalıyor…
Sanırım sadece “oyun(lar)” aynı, sadece dekor farklı…
Eylemler nedeniyle esnaf şaşkın ve tedirgin.
“İstenerek ve bilerek” esnaf tedirgin ediliyor.
Bu kadar polisin ve güvenliğin, “insan haklar anıtı” etrafında ne işi var!
Öyle ki, polis kalabalığında zar zor” anıt heykelini” görebiliyorsunuz.
Bu kez anıt heykel “modern zincire” vurulmuş. Etrafı özel bir aparatla çevrilmiş. Yaklaşmak mümkün değil. Dikkatli bakarsan ya da dokunmak istersen yandın, kimlik kontrolü kaçamazsın…
Anıt kuşatılmış ama Anıt hiçbir şeye aldırmadan, gözlerini ”İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi” ayırmıyor. Belki de kendisine, “İnsan Haklarına” yapılan bu haksızlığı görmek istemiyor…
Al sana, “AKP’nin yeni başkent;” An(kara)… Evet, bu An(kara); Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’yla kimlik bulmuş.
Onları hangi cezaevine götürürlerse götürsünler, hangi hücreye atarlarsa atsınlar, nereye götürseler de götürsünler, o iki yürekli bilim insanı hep burada. Anıt heykelin yanı başında dimdik duruyorlar.
Bir insan hakları dostu olarak, anıta gönül vermiş ve sevdalanmışlar… Onlar hep burada, olup biteni izliyor…
Ansızın birileri koro olmuş türkü söylüyor. Ellerinde “Nuriye ve Semih için adalet” dövizi.
Polis anında onları kuşatıyor. Koro daha gür bir sesle marş söylemeye başlıyor, polis kendine düşeni yapıyor aralarına dalıyor, tekmeliyor, yerlerde sürüklüyor, dört polis bir eylemciyi etkisizleştirmek için üzerine oturuyor… Nuriye ve Semih üzülüyor…
Bir kadın, anıt heykelinin arkasında slogan atıyor ve onlarca güvenlik görevlisi, eylemcinin sesine doğru koşuyor. Bir genç kız, kuşatılmış anıt heykelinin önünde slogan atıyor, başka bir güvenlik ordusu genç kızın sesine doğru koşuyor. An(kara)’nın en işlek caddesinde bir tiyatro oyunu izliyoruz…
Sokak tiyatrosu, canlı ve çok gerçek…
Her an her şey olabilir, belki de sizde bir oyuncusunuz. Ya da yanınızdaki…
AKP İktidar Tiyatrosu Gururla Sunar; Oyunun adı; Bir İnsan Hakları Öyküsü; Nuriye ve Semih için Adalet
Yazan: Adalet Bakanlığı & İçişleri Bakanlığı
Yönetmen; Adalet Bakanı Bekir Bozdağ & İçişleri Bakanı Süleyman Soylu
Oynayanlar: Ankara Emniyeti Personeli ve Yüksel Caddesi güvenlik birimi
Süpervizörü: Sarayın Efendileri
Işık: ToOMA ve zırhlı araç şoförleri
Sanat Yönetmeni: Sokağın sahipleri, eylemciler.
Adres: Nuriye Gülmen ve Semih Özakça sahnesi, İnsan hakları salonu.
Oyun her gün, her saatte, capcanlı, “şok görüntülerle” devam ediyor…
Saatler ilerledikçe önce izleyiciler yerlerini alıyor.
Sonra oyuncular kuliste değil sahnede hazırlanıyor.
Kasklar takılıyor.
Kalkanlar tutuluyor.
Ayaklar hazır ol da!
Nefesler tutuluyor…
Gözler hedefte…
Anıt heykelini görebilen koltuklar, polis protokolüne ayrılmış. Bunlar torpilli…
Sahne ve lobi de her an her şey olabilir. Herkes şüpheli.
Mülkiyeliler Birliği Lokali’nin bahçesi ve balkon/locası full dolu.
Kafeler tıklım tıklım.
Işıklar açılıyor…
Yer gösterici; işaretini veriyor.
Hep bir anda saldırıya geçiyorlar…
Bu kez uzaklarda bir ses sesliyor. Önde polis, salondaki herkes dışarı fırlıyor. Zırhlı araçlar ve TOMA’lar arkasında güvenlik çemberi. Sanki “bu sahne” defalarca oynanmış herkes yerlilerinde görevini bekliyor.
Bir grup sendikacının ellerinde, Nuriye ve Semih’in fotoğrafı ve dillerinde türküleri özgürlük.
Sesleri yükledikçe, polis barikatın duvarını güçlendiriyor.
Megafonu bir sendikacı alıyor, sahneyi çıkıyor.
Mahpusta arkadaşları için kaleme aldığı Nuriye’nin mektubunu okuyor.
Hoca mektubunun sonunda;
“Bu günlük bu kadar, yine görüşeceğiz” diyordu.
Semih hoca başını önüne eğdi ve hüzünlendi.
Biz yerimize dönmeden, bu kez bir grup üniversite öğrenci, “insan hakları salonu” önünde eyleme başlamış.
Polis önlemlerini daha da artırmış, öğrencileri sahneye yaklaştırmıyor fakat öğrenciler direniyor.
Localarda ve salondaki herkes bir ağızda, üniversiteli öğrencilerin sesine ses veriyor.
Polisler bir tarafta önüne geleni dövüyor, sövüyor, diğer tarafta tuttuğunu sürükleyerek götürmeye çalışıyor. Olmadı, her tarafta gaz bombası atıyor.
Gözler kör, eller kenetli.
Öğrenciler bir avuç,
Onlar bir ordu…
Öğrencilerde, kalem-kitap
Onlarda, kalkan-jop
Bu oyununun defalarca provası yapılmış, her zaman şiddet ve gözyaşı…
Nuriye ve Semih bu kez öfkelendi, anıtın elindeki kitaptan yüksek sele okudu; “Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.”
Mesai saati tamamlanmış, cadde oldukça hareketli. Polisler nöbet değişikliğini yapıyor.
Kadınlar, hep bir ağızda slogan atıp imza toplamaya başlıyor. Nereye baksan kadın örgütlülüğü, nerde dursan direniş.Her yaşta kadın “özgürlük” için sokaklara dökülmüş…
Polis, bu sahneye “çalışmamış” olmalı. Bir sağa gidiyor bir sola. Bir aşağıya gidiyor, bir yukarıya.
Kadınlar öfkeli. Kadınlar isyanda.
Uzanıyorlar bir birlerine, bir beden oluyorlar.
Ortalık gaz… Ortalık kan… Ortalık gözaltı…
Elbette “oyunun son perdesi” daha kapanmadı. Işıklar sönük, oyuncular korkak, yönetmen şaşkın, sahne kuşatılmış…
Ellerin de kitap, gözlerinde özgür bir gelecek.
Liseli gençler, hocalarının sesine ses vermek için, tam da “polis amcalarının” önünde omuz omuza halaya duruyorlar. Ellerini uzatıyorlar, yüreklerini paylaşıyorlar…
Nuriye ve Semih sımsıkı tutuyor ve sımsıkı kucaklıyor.