“Yalnızca anılarımız değil, unuttuklarımız da “bir yere yerleşmiştir.” Bilinçdışımız “yerleşmiştir.” Ruhumuz bir konuttur. Ve “evleri”, “odaları” hatırlayarak kendi içimizde “konaklamayı” öğreniriz. Eve ilişkin hayallerin iki yönde birden ilerlediği daha şimdiden görülüyor: biz onların içinde olduğumuz kadar, onlar da bizim içimizdedir. ”

Gaston  Bachelard


Bazen bir korunak, bazen hayaletli bir mekan, bazen de tekinsizliğin merkezi olarak görülen ‘ev’, epistemolojik, ontolojik olarak nasıl kuruldu ve siyasal, tarihsel, toplumsal, ekonomik dönüşümlerle beraber geçmişten günümüze gelinceye dek geçirdiği değişim ve dönüşümler nelerdir? Bu değişim ve dönüşümler hangi saiklerle gerçekleşiyor? İnsanın konaklandığı ‘yer’ olarak ‘ev’, sosyal bir durum olarak mimarlık pratikleri bağlamında nasıl kuruldu? Bir yazıyla belki detaylı bir analiz yapmak mümkün olmayabilir fakat amaç özelde coğrafik olarak dört parçaya bölünmüş Kürdistan’da, -Kuzey Kürdistan tarafında- ‘ev’in mütevazi bir arkeolojisine girişmektir. Bunu Michel Foucault’nun ‘Bilginin Arkeolojisi’ (1969) adlı eserinde geliştirdiği ‘arkeoloji’ yöntemi üzerinden açmaya çalışacağım. Foucault bu eserinde bir yöntem olarak ya da bir anlamda yöntemsizlik olarak, söylemsel oluşumların ve ifadelerin uygulama alanlarından hareketle, toplumsalın içinde farklı pratikler bağlamında taşıdığı anlamlar, süreksizlikler, eşikler, kopuşlar, sınırlar ve dönüşümler üzerine odaklanır. Amacımız, fiziksel çevre üretimi alanından hareketle toplumsallığı, onun mekan, düşünce, pratik ve estetik yönleri ve buradaki yansımalarını anlamaya çalışmaktır. 

Kuzey Kürdistan’da ev her ne kadar mimari bir pratik olarak karşımıza çıksa da tarihsel, toplumsal, siyasal ve ekonomik alanın içinden okunması gereken sosyal bir durum olarak ortaya çıkar. Öncelikle mimarlık metinleri ve pratikleri bağlamında Kürt evi, Türk evi, Ermeni evi, Süryani evi gibi etnik olarak ‘ev’ tanımlamalarının yapılamayacağı, coğrafik konumuyla beraber iklim koşulları, savaşlar, göçler, kullanılan malzemelerin çeşidi, yapım tekniği ve mekansal organizasyonlar açısından yapılan tanımlamaların yerinde olduğu görülmektedir. Ve ayrıca Kuzey Kürdistan’ın hem kültürel hem de coğrafi şartlar bakımından çeşitliliği de gözönüne alındığında tek bir ev tanımlamasının yapılamayacağı görülecektir. Diyarbakır ve Mardin gibi hem coğrafik hem de kültürel olarak birbirine yakın olan iki şehirde bile evler, kullanılan malzemeler, yapım tekniği ve mekansal organizasyonlar açısından farklılık göstermektedir. Şehirler arasındaki farklılığı bırakalım da aynı şehirlerde, mezralarda ve köylerde bulunan evler bile farlılık gösterir. Kullanılan malzemenin, yapım tekniğinin ve mekansal organizasyonların ayrı olmasının yanında Kürdistan coğrafyasında Kürtlerle beraber yaşayan farklı halkların varlığı, bu halkların mimarlık pratiklerinde birbirleriyle olan etkileşimleri de göz önüne alındığında, genel ve evrensel ev tanımlamalarından kaçınmamız, özelde de etnik ev tanımlamalarından kaçınmamız gerektiğini belirtmek gerekir. Kürdistan coğrafyası içinde bu ev tariflerinden kaçınıp, çalışmanın başında da çerçevesini çizdiğimiz yöntemin içinden kalarak, yaşadığımız modern zamanı Kürtlerde ‘ev’ bağlamında okumanın daha faydalı olduğu kanaatindeyim. Bunu yaparken de ‘ev’i, yapı ve taşıdığı anlamlar gibi parçalı değil yapı ve anlamlandırmaların birlikteliği içinde kalarak izini sürmek makul görünüyor.

Gaston Bachelard, ‘Mekanın Poetikası’ adlı eserinde mekan olarak ‘ev’in ontolojisine girişirken fenomenolojik yaklaşım ile evi süregelen ‘yapı’ formatında değil de varlıkla iç içe okumaya girişir. Bunu da şu ifadelerle dile getirir: ”Ev bize, hem dağınık hayaller hem de bir hayaller bütününü sunar. Her iki durumda da, hayal gücünün gerçekliğin değerlerini artırdığını kanıtlayacağız. Hayaller bir tür çekim gücüyle, evin içerisinde toplanır. Başımızı soktuğumuz bütün evlerden kalan anıları geride bırakarak, oturmayı düşlediğimiz tüm evlerin ötesinde bütün korunmuş içsellik hayallerimizin özel değerinin doğrulanması olacak içsel ve somut bir öz bulabilir miyiz?” Bachelard bir anlamda evi hayaller, fanteziler, dipsiz bir mahremiyetin bedensel metaforların inşa ettiğini vurgulamıştı. Bachelard insanın ilk ‘ikametgah’ı olarak ‘ev’in, modern aklın tahhayül ettiği şekilde bir nesne olarak algılanması yönünde bizi uyarır ve ‘poetik alana’ davet eder. Bu poetik alana davet ediş Kürtlerde fiziksel mekan üretimi olarak ‘ev’de nasıl bir karşılık bulduğu sorusunu karşımıza çıkarır. Kırsalda yaşayan Kürtler açısından ‘ev’ bir yapı olmasının ötesinde damıyla, avlularıyla, uzun kış gecelerinde tezek sobalarının etrafında derinleşen sohbetlerle, evin dış kapısının gece-gündüz açık oluşuyla, evin karanlık bölümlerinin kozmogonik varlığının yanında aydınlık kısımlarının bolluğuyla bilinir. Hayvancılığın yaygın olduğu yerlerde kerpiç ahırları ve çimentolu yapıların birlikteliği, ev’in rasyonel olanın ötesinde doğa ile iç içe geçmiş, modern mekan algısının iç-dış ayırımına pek uymayan, yaşam koşullarına bağlı sade evlerin varlığı bu davet ediş açısından bir anlam taşıyabilir. Kırsalda, geçim kaynağı olarak tarım ve hayvancılık, bir arada yaşayan ailelerin çokluğu (evlenen kardeşlerin aynı evlerde yaşaması), toplumsallığın güçlü olması gibi etkenler mimari bir pratik olan ‘ev’in anlamlandırılmasında rol oynayan faktörlerdir. Kalabalık ailelerin evlerinin büyüklüğü, hayvancılıkla uğraşan ailelerin evlerinin topraklı kısımlarının varlığı, evlerin sınıfsal olarak da çok belirgin bir ayırımım bulunmaması başlıca özellikleri sayılabilir. Bu faktörlerden kaynaklı kırsaldaki evler çeşitlilik gösterir. Tüm bu saydıklarımız Descartes’çı düşüncenin beden ve ruh ayırımının tezahürü olan, görselliğin ön plana çıkan mekan algısı ve pratiklerinin dışında kalıyor gibi gözükmektedir.

Ancak, 1990’lara kadar kırsal nüfusun yoğun olduğu Kürdistan coğrafyasında, devletin zoruyla yaşanan köylerin yakılıp yıkılması ile başlayıp zorunlu göçlerle sonuçlanan süreç, Kürtlerin kentlileşmesini zorunlu kılmıştır. Bu da beraberinde kentli Kürt nüfusunun artışına sebep olmuştur. ”Malan barkir,  çûne waran” ezgisinin sözlerinde dile düşen evsizlik, bir anlamda başka evsizlik durumlarının habercisi olmuştur. Her ne kadar Kürtlerin modernleşmesi ve modern hayatın içine konumlanması daha eski bir tarihe dayansa da kentlileşme modernleşme sürecini hızlandırmıştır. Modern dönemin dünyayı karşısına alan mekanikleştirici bakışının ötesinde Eagleton’ın da ifade ettiği gibi, “Üretime odaklı sanayi üretiminin koşulları, dayanışma ve dostluk duygularından çok, bireyler arasında saldırganlık, egemenlik, rekabet, savaş ve emperyalist sömürü ilişkisini besliyor ve ‘her bir bireyi diğerlerinin karşısına koyan’ yeni bir toplumsal düzeni doğuruyordu.”  Tüm bu durumlar modern kentlerin içinde yalnızlaşan, yabancılaşan, bireyselleşen, yersiz/yurtsuzlaşan ve ev özlemi içinde devinip duran ‘modern birey’i karşımıza çıkarmaktadır. Georg Simmel Metropol ve Tinsel Hayat adlı makalesinde modern kent yaşamının modern bireydeki yansımalarıma odaklanır. Bu yansımaları toplumsal/psikolojik temelde çeşitlendirerek kent-birey ilişkisine yoğunlaşır. Kent yaşamı, birbirlerini hiç tanımayan kişilerin, toplumsal ve duygusal bağlarından koparak birbirleriyle bedensel karşılaşmaların ötesinde anlık ve geçici ilişkiler üzerine kuruludur. Bu kurulma, toplumsallığın çözülüşünü hızlandırırken bireyselliğin artmasına neden olmakta, bireysel menfaat ve çıkarların önem kazandığı rasyonel hayatı öncelemekteydi. Ancak Simmel, modern kentte ilişkilerin para ekonomisi üzerine bağlı olarak kurulmasının modern bireyde bıkkınlık ve kayıtsızlık getirdiğini ifade eder. Kentin varoşlarına akan Kürt nüfus, kendini yıllar geçtikçe farklı kültürel karşılaşmalar, hibritlenmeler ve etkileşimlerin içinde buldu. Kırsaldan kente göçün getirdiği bocalama, yoğun çalışma saatleri, rasyonel ilişkilerin yoğunluğu beraberinde toplumsallığın çözüldüğü birey ve bireyselliğin öne çıktığı ilişkiler ağı bir arada Kürtleri sardı sarmaladı. Nüfusu günbegün artan kentlerde işsizlik, sağlık imkanlarının yetersizliği ve barınma gibi sorunlarla cebeleşen, sürekli hareket halindeki kentli modern bireyin önünde anılarla, duygularla inşa edilen ‘ev’in, rasyonel dünyanın içinde dönüşümü kaçınılmazdı. Hızla kentlileşen Kürtler açısından da değerlendirildiğinde karşımıza çok da farklı bir durum çıkmıyor. Toplumsallığın ve hafızanın mekanı olan ‘ev’ çözülmekte ve dağılmakta Kürtler açısından. 1950’lerle başlayıp 1990’lardan sonra ivedilik kazanan kentleşme, Kürtler açısından bugün ise kendi istekleri ile kentte bir daire sahibi olmanın hayali ile farklı bir noktada durmakta. Bu nedenle bu yazıda olmasa da Kürdistan’da üretimin giderek azaldığı, kentli nüfusun hızla artmasının kent planlamasının yarattığı sınıfsal ayrışmalar, kültürel dönüşümler üzerinde daha fazla durmak gerektiğini düşünüyorum.