Bazı isimler geçiyor haberlerde, sonra yaşları. Haberlerde ismi geçenlerin bir kısmı çocuk, bir kısmı mülteci, yarıdan fazlası kadın; sıradan insanların adları ancak ölünce duyuluyor bizim medyada. Çoğu kez bir sayı olarak hatta. Birkaç gün önce küresel ısınma olarak isimlendirilen felaketler dizisinin bir sonucu daha Antalya’da yaşandı. Berivan, ailesiyle beraber bahçede portakal toplayan bir mevsimlik işçiydi. Okuldan bakacak kimsesi olmadığı için babası almış ve kendileriyle birlikte çalışsın diye getirmişti. Barakaya benzeyen bir evde kira vererek kalıyorlar ve her gün daha fazla iş çıkarmaları için zorlayan, işçilerin zorlamazsan tembellik yapacağına inanan, kendileri gibi sıradan, kendilerinden farklı olarak mülk sahibi birine çalışıyorlardı. Kötü havalarda çalışmaları için, diğer sıradan “işverenler” gibi ertesi gün işsiz bırakmayla tehdit ediyordu. O fırtına, memleketlerine elleri boş, açlığa dönmemeleri için katlanmaları gereken bir bedel miydi?

Berivan’ın babası şöyle anlatıyor o günü: “Hortum olunca herkes kaçıyor. O da çocuk tabi. Durup hortuma bakıyor. Kimse ona yardım etmiyor. Kimse ona 'kaçalım' bile demiyor. O da çocuk; bahçenin ortasında duruyor. Hortumun bir çatıdan uçurduğu sac gelip kafasına değiyor. Sonra yerde hareketsiz yatıyor. Kızım orada yaşamını yitirmiş. İmkanım olsa onu oraya götürür müydüm?”

"O da çocuk tabi”, diyor babası iki kez üst üste,13 yaşındaki Berivan için. Bu cümle içinde öyle çok ima barındırıyor ki… İş cinayeti yaşanan yerlerde işverenlerin işçiyi suçlamaları, hükümetin temsilcilerinin kaderci kabullenişe yönlendirmeleri veya sabotaj imaları yapmaları, imamların tazminat davalarını günah olarak, hukukçuların bir kısmının ihanet olarak değerlendirmesini aklıma getirdi hemen. Öncelikle “kazalarda” ölende suç bulan, sesini çıkaran ve itiraz edenlere numunelik cezalar yağdıran yargı sistemimiz, tazminat davalarında insan hayatının kupkuru bir sigorta hesabına indirgenmesi de cabası.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisinin verilerine göre 2018 senesinde 23’ü 14 yaşın altında olmak üzere 67 çocuk yaşamını çalışırken yitirmiş. Ne soğuk bir ifade değil mi? Çocuklar, kendilerini koruyamadıkları bu çalışma rejiminin içinde sıkışmışlar. Sırf ocak ayı için 126 işçinin, 2018 yılı için 1923 işçinin kendini koruyamadığı bu rejimde, çocuklar nasıl kendini korusun? Yine soğuk rakamların altındaki ölüm istatistikleri kendini gösteriyor. Ama aynı zamanda mülksüzlerin ortak yazgısını ve bu kısır döngüden nasıl çıkılacağını da.

Berivan veya Aytekin ne farkeder, o hortumda ikisi de kaçamayacak, press makinasına karşı direnemeyecek. Yağmurlu günde tamirat için çıktıkları çatıda Artin de Samir de dengesini kaybedecek ve emniyet kemeri veya inşaat güvenlik filesi olmadığı için onlar da rakama dönüşecek. Bu çalışma rejimi, insanları öğütürken; bu sistemin devamına yönelik rızayı inşa etmek için kimliklerine göre aşağılayarak, açlıkların nedenini bir başka halkın varlığına dayandırarak yaratıyorken; direnenler tüm insanlık değerlerini bir çırpıda üstüne alıyor. Bu sistem, kolayca “öteki” yaratıyor ve ötekini bir çırpıda yok edebiliyor. Zira ancak ötekilerin olduğu yerde Erdoğan üretilebiliyor. Türkiye’nin pek çok yerinde kendinden menkul pek çok Erdoğan böylece ortaya çıkıyor, hayatımıza dair sınırları, kendi çıkarları çerçevesinde çiziyor.

Bu yüzden tek bir iktidara karşı değil, hayatımızdaki normallerin sınırlarını, kendi iktidarını yerleştirmek için çizenlerin hepsine karşı bir mücadelemiz var. Çocukları, kendilerini koruyamadıkları çarkların içine itenlere; kadınların emeğini, bedenini ve cinselliğini kontrol etmek isteyerek ikincilleştirenlere; sürekli ötekiler yaratarak kendisini başkalarının hayatı üzerinde belirleyiciliğe sahip olduğuna inanan/inandıran mikro-iktidarlara; üzerinden yaşadığımız toprakları tüm canlılar için betondan bir cehenneme çevirenlere karşı mücadelemiz var.