AKP’nin sağı teslim alarak ve yedekleyerek yüzde 49.5’lik çoğunluğunu yeniden yakalaması, AKP karşıtı kesimlerde ciddi bir moral bozukluğu yaratıyor. Bu duygu, Haziran İsyanı sonrasında sağda beliren çatlağın derinleşmesi ve çoğalması, sol merkezlerin ise yakınlaşması ve geniş yığınlar içindeki çekimini artırması beklentisinin gerçekleşmemesinden kaynaklanıyor.
Özellikle 10 Ekim Ankara Katliamının sonrasında toplumun muhafazakar tabanının katliamın birinci derecede sorumlusu olan iktidara destek vererek onu yüzde 49,5 oy oranına taşımasını kolayca hazmedemiyoruz. Faşistin faşist, yobazın yobaz olduğunu bir türlü kabul etmek istemiyoruz.
“Sağ” ile “sol” arasındaki duvarı hafife alıyoruz. Oysa bu duvar, zalimi mazlum, haksızı haklı, hırsızı ermiş, katili maktule dönüştürebilen bir prizma oluşturuyor. Sağ taban, sola geçmedikçe “hakikatini” değiştirmiyor. Ve iktidarı elinde tutan sağ parti, bu hakikati şekillendirmekte sola göre daha avantajlı.
Bu yüzden, 1 Kasım seçimlerinin sonuçlarına bakarken sağ/sol dengesinde yarattığı durum değişikliği açısından da bakmakta yarar var.
2011 seçimleri ile 7 Haziran 2015 seçimleri arasında kelimenin geniş anlamıyla “sol” 3 milyon 600 bin oy artırmış, 1 Kasım seçimlerinde ise bunun yalnızca 275 binini kaybetmiştir. Kaybedilen bu 275 binin 7 Haziran’da HDP’ye oy verip 1 Kasım’da geri dönen 350-500 bin kişilik muhafazakar seçmen kitlesinden daha az olduğu düşünüldüğünde, sağ/sol yönelimi bakımından solun halen üstün olduğu görülmelidir. 2011-2015 arasında oy kullanan seçmen miktarı 4 milyon 600 bin artmıştır. Siyasi hayata katılan bu yeni kitlenin yüzde 62’sinin sola, yüzde 38’inin sağa yöneldiği anlaşılmaktadır. Toplumun ideolojik hayatında sağ hegemonya kırılmıştır ve bu tablo kolay kolay değişmeyecektir.
AKP’nin “muhafazakar varoluşa” yönelik tehdit olarak gösterdiği gerçek temel budur. AKP (Haziran İsyanından sonra giriştiği ve 7 Haziran sonrasında en yüksek seviyesine çıkardığı bir saldırganlık siyaseti ile) muhafazakar kitleleri “Reis”in etrafında “muhafazakarlığın ölüm kalım savaşı” düzenine geçirmiştir. Ancak AKP’nin arkasına aldığı bu “kitle” ile 2002-2007 arasında kurduğu hegemonyayı yeniden üretebilmesi olanaklı değildir. Hiçbir yüzde 49,5 kendisini direnmek zorunda hisseden yüzde 37’yi sindiremez. Ve hiçbir iktidar, Ortadoğu’nun bu konjonktüründe, Türkiye ekonomisinin bu kırılganlığı koşulları altında girişeceği böylesi bir sindirme savaşından galibiyetle çıkamaz.
Diğer yandan “sağdaki çatlağın” solun hataları yüzünden büyütülemediği, Erdoğan’ın sağı kendi etrafında bütünleştirmek için giriştiği kutuplaştırma siyaseti karşısında solun ve Kürt hareketinin gösterdiği direnişin Erdoğan’ın işini kolaylaştırdığı iddiası saçmadır. Mazoşizmin lüzumu yok! Herşeyden önce “sağdaki çatlak” solun yarattığı bir çatlak değildir. Sağdaki çatlağın arkasında, AKP’yi (ve başka birçok “müslüman” ülkede benzerlerini) iktidar haline getiren emperyalist stratejinin uğradığı başarısızlık ve revizyon ihtiyacı vardır. Solun izleyeceği şu veya bu politikanın bu çatlağı onarılamaz hale getirebilmesi için ülkeyi “devrim durumuna” taşıyacak koşulların bir araya gelmesi ve solun da bu koşullara müdahale edebilecek araçlara sahip olması gerekir.
Kaldı ki AKP’nin bu seçim sonuçlarıyla “sağdaki çatlağın” üstesinden gelmiş gibi görünmesi de aldatıcıdır. AKP yüzde 49.5 oyla kendisini ABD’ye ve oligarşiye dayatma imkanını yakalamıştır. AKP’nin “revizyon yapılacaksa onu da biz yaparız” diyebileceği bir uzlaşma formülünü üretip üretemeyeceği bilinmemektedir. AKP egemen güçlerle bu temelde barış(a)madıkça da “sağdaki çatlak” değişik mecralardan nüksetmeyi sürdürecektir.
1 Kasım’ın diğer bir moral bozucu etkisi “sol merkezlerin yakınlaşması ve geniş yığınlar içindeki çekimini artırması” beklentisinin gerçekleşmemesinden doğan hayal kırıklığı. Bu tartışmayı da haftaya bırakalım.