20 yıldır İmralı Cezaevi’nde tutulan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin bir “yönetim tekniği” olduğunun altını çizen avukatı Özgür Erol’a göre, Öcalan kendisini “yönetilemez” kılarak bu tekniğe karşı koydu.

BERİVAN ALTAN / MA/ANKARA

Bir ada cezaevi olan İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde “kişiye özel bir hukuk” altında tutulan Öcalan’a uygulanan tecrit politikası 20. yılına giriyor. 27 Temmuz 2011’den bu yana avukatlarıyla görüştürülmeyen Öcalan en son 11 Eylül 2016’da Amed’de siyasetçilerin başlattığı açlık grevi eylemi üzerine kardeşi Mehmet Öcalan’la yarım saatlik bir görüşme yaptırılmıştı. O günden beri haber alınamayan Öcalan üzerindeki tecride karşı Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in başlattığı süresiz-dönüşümsüz açlık grevi 24. gününe girdi. Güven’den sonra aynı taleple Türk cezaevlerindeki PKK ve PAJK’lı tutsaklar da 27 Kasım’dan beri 10’ar günlük dönüşümlü-süresiz açlık grevi eyleminde.

Öcalan’ın davalarını takip eden Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Özgür Erol, tecrit politikasının yöntem ve amaçlarını değerlendirdi.

Özenlenen uygulanan politika

 İmralı Cezaevi’nin başından beri tek kanallı bir sistem olarak kurgulandığını belirten Erol, bu doğrultuda avukatlarının oraya yılda 10 veya 20 kez gitmesinin, 3-5 defa ailesinin gitmesinin ya da belli periyotlarda bazı siyasi heyetlerin gitmesinin bu sistemi hiçbir zaman ortadan kaldırmadığını vurguladı. Adaya 2011’e kadar belirli zamanlarda sadece avukatların götürüldüğünü, 2013-2015 yıllarında ise bu kez sadece siyasi heyetin gitmesine izin verildiğini hatırlatan Erol, bu siyasetin İmralı’da özenle uygulandığını ifade etti.

 Radyo örneği bile göstergedir

 Diğer tüm cezaevlerinde olan kimi hakların İmralı’da olmadığını söyleyen Erol’un, İmralı’da başından beri nasıl bir tecrit sisteminin kurulduğuna dair “Öcalan’a kanal düğmesi TRT üzerinde sabitlenip, kanal kolu kırılmış bir radyonun verilmiş olmasını” örnek verdi.

İmralı, Guantanamo’ya örnektir

 Erol’a göre, 21. yüzyılda değişen dünya dengeleri doğrultusunda egemenler ‘teröre karşı savaş’ konsepti adı altında tüm yasal sınırlandırmalardan kurtularak hareket etmeye başladı. Dünyanın çeşitli yerlerinde hukuksal kara delikler oluşturdular ve bazı cezaevleri bu hukuksal kara deliklerin temsiliyeti oldu. Hem uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları hukukunun uygulanmaması hem de ülkelerin kendi içlerinde vatandaşlarına tanıdıkları hakları uygulamamasıdır. Dünya bu kara delikleri Guantanamo ile tanıdı. Guantanamo’nun kuruluş tarihi 2002’dir. Esasında İmralı 1999’da bu konseptinin ilk örneği olarak ortaya çıkmıştı.

CPT’nin yaklaşımı tesadüf değil

 İmralı Heyeti ile 5 Nisan 2015’te yapılan son görüşmeden sonra Öcalan’dan ancak 11 Eylül 2016’de haber alınabildi. Avukat Erol, CPT’nin ise 2015’ten bugüne kadar 4 kez Türkiye’ye gelmesine rağmen bir kez dahi İmralı’ya gitmemesi üzerinde durdu. İmralı’daki durumun defalarca CPT’ye aktarıldığını, ancak tüm bunlara rağmen bir adım dahi atılmadığını kaydeden Erol, bu yaklaşımın tesadüfi olmadığı kanısında.

AİHM işleme bile almıyor

Aynı şekilde avukatlarının 2011’den beri Öcalan’la görüşemedikleri için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yaptıkları başvurularının hala işleme dahi alınmadığını paylaşan Erol, “AİHM, yaptığımız başvuruyu hükümete dahi göndermedi. Hiçbir işlem yapılmadan orada duruyor. İşte hukuksal kara delik budur. Olağan hayatlar devam eder, olağan hukuk devam eder, mevsimler değişir, siyasal yapılar değişir ama o kara deliklerde hiçbir şey değişmez” dedi.

Öcalan başından beri farkındaydı

 Erol’un anlatımlarına göre Öcalan, kendisi de maruz kaldığı tecridin Avrupa’dan bağımsız olmadığının başından beri farkındaydı. Erol, bu konuda şunları dile getirdi: “Bulunduğu pozisyonu zaman zaman ifade ediş biçimi, ‘Ben burada çok dar bir koridordayım. Ne sağa ne de sola dönebiliyorum’ şeklindeydi. Kastettiği sınırlandırılmıştık ve sistemin üzerindeki baskısıydı. Şöyle bir yönü de vardı. Tecrit sisteminin başından beri amaçladığı şeyin farkındaydı ve bunu hiçbir zaman kabul etmedi.

Bir yönetim tekniği uygulaması

Tecrit sistemi sadece bir baskılama ya da sınırlandırma anlamlarıyla düşünülemez. Tecrit sistemi aynı zamanda öyle konumlanmıştı ki, orada hem ondan bilgi edinme hem de ona dair bilgi edinme tekniklerini içeriyordu. Sayın Öcalan’ın günlük yaşamının 24 saat izleniyor olması, avukat görüşlerinin izlenip kayda alınması, cezaevindeki diğer mahpuslarla yaptığı görüşmelerin kayda alınması… Bunlar sadece baskı olarak yorumlanamaz. Hem Öcalan’dan hem de Öcalan’a dair öğreniyordular. Kuşkusuz bunların hepsi bir yönetim tekniğiydi. Öcalan’ın buna karşı koyuşu ise kendini yönetilemez kılmasıydı. Bunu çok net hissettik. Sayın Öcalan bunu da sözün ve eleştirinin gücüyle gerçekleştiriyordu.”

Öcalan’a dönük tecridin Ortadoğu’daki gelişmelerden ve Kürtlerin konumlanışından bağımsız ele alınamayacağını da vurgulayan Erol, Öcalan’ın da birçok açıklamasında bunlara dikkat çektiğini kaydetti.

Durumuna kefil açıklama yapamayız 

Öcalan’dan Eylül 2016’dan beri ne gördüklerini ne de haber aldıklarını hatırlatan Erol, “Hiçbir şekilde denetlenemeyen, gözlenemeyen bir alanda olan bitenin güvenirliğine kim kefil olabilir? Bu alanın hukuksal denetimi ortadan kaldırılmış. ‘Şikayetiniz varsa yaparsınız, İnfaz Hakimliği karar verir’ diyorlar. Şikayetimiz olması için görmemiz gerek, duymamız gerek. Bunların hiçbiri yok. Adaya en fazla yaklaştığınız yer Bursa Adliyesi, Mudanya İrtibat Bürosu olduğu müddetçe adada olan bitene dair objektif bir açıklama yapabilir miyiz? Sayın Öcalan’ın sağlığına da güvenliğine dair de kefil olabilecek bir açıklamada bulunmak mümkün müdür?” şeklinde konuştu.

Leyla Güven gerçekliğin bilincinde

 ”Tecride ilişkin tavrınız bu anlamda siyasaldır. Tecride dair alınan siyasal tavır nerede ve nasıl durmak istediğinizle ilgilidir” diyen Erol, bu noktadan hareketle rehin tutulan DTK Eşbaşkanı ve HDP Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in tecride karşı başlattığı açlık grevine dikkat çekti. Avukat Özgür Erol,  “Bu bakış açısı, Türkiye’de bir arada yaşamaya, barışa dair yaşama umuduyla ilgili bir şey” dedi ve sözlerini şöyle noktaladı: “Türklerin de Kürtlerin de bir arada yaşamasını demokratik ulus formülüyle ifade eden ve bunu her iki tarafa da anlatan bir Sayın Öcalan gerçekliği var. Dolayısıyla bu kültürü sürdürebileceksek bunun adresi de Sayın Öcalan’dır. Leyla Güven de bu gerçekliğin bilincinde olduğu için bu tavrı sergiliyor.”

 
 

Aileler yine geri çevrildi

 

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile tutuklu diğer 3 kişinin ailelerinin, İmralı’ya gitmek için Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaptıkları başvuruya olumsuz yanıt verildi.

İmralı Yüksek Güvenlikli F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutulan Öcalan’ın kardeşi Mehmet Öcalan, ablası Fatma Öcalan ve vasisi Mazlum Dinç, İmralı’ya gitmek için avukatları aracılığıyla Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulundu. İmralı’daki tutsaklardan Hamili Yıldırım’ın kardeşi Polat Yıldırım, Ömer Hayri Konar’ın kardeşi Ali Konar ve Veysel Aktaş’ın ablası Sabiha Aslan da avukatları aracılığıyla savcılığa görüşme başvurusunda bulundu. Başvurular reddedildi.