Çarşafını yakan, sigarasını tüttüren kadınlar, sakalını sokak ortasında kesen erkekler, yeniden sokakların tek hakimi çocuklar ne kadar özgürse Öcalan da o kadar özgürdür. Minbic'te sadece Kürtler, Araplar, Türkmenler kazanmadı. Bu acımasız işgale son verildiğinde özgürleşen bir yaşam tahayyülü oldu. Öcalan’ın inşa ettiği demokratik ulus paradigması hayat buldu.

Rojava'da Tayyip Erdoğan’ın sınır ötesi planları en azından bu cephede sonlandırıldı. Erdoğan’ın açık desteğini alan İslamcı radikal güçlerin Ankara ile fiziki teması kesildi. AKP iktidarı gözetiminde Avrupa’ya çıkış kapıları kapandı. Erdoğan’ın temsil ettiği gerici yerel egemenler kaybetti. Özgürlük kazandı. Abdullah Öcalan 26 Haziran 2014 tarihinde İmralı Heyeti ile yaptığı görüşmede kendi durumunu şöyle tarif etmişti:

“Ben bazı yazarlar üzerinden muazzam sonuçlar çıkarıyorum. Ben kendim bir izleme kurulu gibi çalışıyorum. Bunları okuduğumda benim tutsaklığımı, ev hapsi dahil, kendilerine bağlamak istediklerini anlıyorum. Evcilleşmiş, kendilerine bağlı bir Apo istiyorlar. Barzani de, ABD de bunu istiyor. Ama ben müzakereye başladığım gün de söyledim: Ben burada zaten özgürüm dedim. Felsefi olarak, ideolojik olarak bir tutsaklık yoktur. Tutsaklık olsaydı benimle müzakereye oturmazlardı. Ama tabii ki mekansal ve zamansal koşullar İmralı’da bir tutsaklıkla devam ediyor. Felsefi olarak böyle bir çalışma yapan bir insan tutsak değildir...”

Minbic’in özgürleştirilmesi Öcalan’ın bu belirlemesini bir kez daha doğruladı. Kendisi duydu mu bilmiyoruz? Ama Minbic’in de özgürleştiği haberini almayı en çok Abdullah Öcalan hak ediyor. Bugün özgürleşen Rojava'nın örgütlenmesinde Öcalan'ın kişisel devrimci emeğinin çok büyük olduğu muhakkak.

Erdoğan iktidarının Öcalan’a yönelik uyguladığı tecridin temel sebebi de bu. Öcalan’ın 14 Nisan 2015 tarihinden bu yana ailesi, avukatları ve İmralı Heyeti ile görüştürülmemesi esir alınan bedenine karşılık felsefi olarak ideolojik olarak hapsedilememesi yatıyor. İktidar Öcalan’ın bedenini elinde esir tutmayı bir tehdit unsuru olarak kullanmak peşinde. Müzakere sürecini araçsallaştırarak berhava eden Erdoğan şimdi de Öcalan’ın İmralı Adası’ndaki varlığını aynı biçimde kullanmaya çalışıyor. Bunun üzerinden Kürt Özgürlük Hareketi ve HDP’yi tasfiye etmeyi planlıyor. Nitekim 15 Temmuz sonrası HDP de dahil Kürt varlığını yok sayan yaklaşım Öcalan'a yönelik tecridin bir uzantısı. Bu iki olguyu birbirinden bağımsız düşünmemek gerek. 

Öcalan Erdoğan iktidarının bu eğilimlerini çok önceden İmralı Heyeti ile yaptığı bir görüşmede şöyle ifade ediyor:

“Biz Fransız Devrimi’ndeki ‘baldırıçıplak’ların hareketi konumundayız. Zaten bize de hep ‘baldırıçıplak’ diyorlardı. Biz kimsenin oyununa gelmeyeceğiz. Bizi kullanmaya çalışmak kimsenin hakkı değildir. HDP de işte bu özgürlükçü demokrasi hareketidir. Tek demokrasi ışığıdır. Herkes ciddi olacak. Sandığınızdan yüz kat daha ciddi bir hareketiz. HDP demokratik, ekolojist ve feminist bir harekettir. Şimdi bunlar HDP’yi boğmaya çalışıyor. O bakanlara da söyleyin, bu saldırı birlikleri, linç hareketleri devam ettikçe biz silahları bırakmayacağız. Biz enayi miyiz? HDP’yi daha doğmadan boğacaksınız, ondan sonra da silahları bırakın diyeceksiniz! Böyle şey olur mu? Biz gücümüzü on kat daha arttıracağız. Bunlar durdukça ben silah bırakmam. O dönem Atilla Uğur bile bana “Sizinle meseleyi hallettikten sonra onları da halledeceğiz” demişti. Hüseyin Velioğlu ve ülkücü birkaç çeteyi halledeceğini söylemişti. Bunu ilk kez söylüyorum. Adam sözünü yerine getirdi. Velioğlu gitti. Şimdi bizi linç etmek isteyenler hala duruyor.” (İmralı Notları S. 317, Mezopotamya Yayınları)

Öcalan'a yönelik tecridin boyutları Erdoğan iktidarının Güney Kürdistan ve Rojava'da kaybettiği bölgesel güç olma hesabı ile düne kadar var olan uluslararası ittifakların dışında kalma boyutlarını da gösteriyor. Erdoğan savaş alanında kaybettiği mevzii Öcalan'ı pazarlık unsuru haline getirerek aşma hesapları içerisinde. Çözüm sürecine de aynen böyle yaklaşan Erdoğan zaman içerisinde araçsallaştırdığı barış görüşmelerini istediği olmayınca bir anda sabote ederek var gücü ile bir savaşa yüklendi. 

Vaka Öcalan fiziki olarak İmralı'da esir konumundadır. Ancak Öcalan'ın kurguladığı paradigma Kuzey Kürdistan ve Rojava'da iktidardır. Yine Güney ve Doğu Kürdistan'da da en güçlü toplumsal dinamiğe dayanmaktadır. 

Öcalan'a yönelik bu tavrı salat iç siyasete tahvil etmek bu nedenle büyük bir yanılgı olur. Öcalan'a karşı geliştirilecek her tutumun uluslararası boyutu iç siyasette yaratacağı alt üst oluştan çok daha vahim sonuçlara gebedir. Erdoğan iktidarının Öcalan'ın mevcut esaret durumunu da araçsallaştırma eğilimine girmesi eşine rastlanmamış bir tepki ile karşılaşacaktır.