Öcalan toplumu sürekli devrimcileştiriyor

Dosya Haberleri —

Nik Matheou

Nik Matheou

Edinburgh Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Nik Matheou:

  • Kurdistan Özgürlük Hareketi'nin 50 yıllık özgürlük mücadelesi, bir hareketin nasıl dinamik kalabileceğinin, teorisini nasıl geliştirebileceğinin, kendi pratiğini nasıl devrimcileştirebileceğinin ve yolu nasıl yürüyebileceğinin bir örneğidir. Günümüzün en önemli öz-bilinçli devrimci hareketi olduğunu söylemek abartı olmaz.
  • Öcalan’ın özgürlüğü önemli! Onun özgürlüğü olmadan ölçülemeyecek kadar zayıflayacağız, onun özgürlüğü olmadan önemli bir rehberi kaybedeceğiz. Kısacası, onun özgürlüğü olmadan hepimizin özgürlük şansı zarar görecektir. Onun özgürlüğü bizim özgürlüğümüzdür.

MIHEME PORGEBOL

Sadece Kürtler için değil, tüm toplum ve topluluklara vaat ettiği özgürlük yolu ve bu yolun tecrübe ve tahayyül edilebilmiş her aşamasına ilişkin çözümlemeleriyle dünyanın tüm coğrafyalarında saygınlık gören bir önder Abdullah Öcalan. Ulus-aşırı bu önderliğe vurgu yapmaya çalıştığımız “İdeolojik Önderlik” röportaj serisinin 4. bölümünde Edinburgh Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Nik Matheou’yla konuştuk.

Abdullah Öcalan 'devletleşme' fikrine alternatif olarak Demokratik Özerklik ve Demokratik Konfederalizm tezlerini savunuyor. Bu sosyo-politik örgütlenme önerileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Demokratik Konfederalizm önerisi ve bununla bağlantılı olarak özyönetimin temel birimi olarak Demokratik Özerklik ve kolektif kimlik anlayışı olarak Demokratik Ulus kavramları bugün tüm ilerici ve devrimci güçler için kesinlikle elzemdir. 20. yüzyılın deneyimleri, genel olarak devletin, özel olarak da ulus-devletin özgürleşmenin temelini oluşturamayacağını açıkça göstermiştir. Aynı zamanda 20. ve 21. yüzyıldaki hem devlet karşıtı solun hem anarşistlerin hem de komünistlerin stratejilerinin, Chiapas'taki EZLN/Zapatistalar gibi kayda değer birkaç istisna dışında, devletin ortadan kaldırılmasına giden anlamlı ve gerçekçi bir yol yaratamadığı kanıtlanmıştır. Dolayısıyla Öcalan, geçmiş devrimci hareketlerin tarihini ve fikirlerini özümseyerek ve Demokratik Modernite’yi (özgür bir yaşamı gerçekleştirmek için hem cesurca ütopik ve idealist -bu kelimelerin en iyi anlamlarıyla- hem de aynı zamanda somut, gerçekçi ve bugünden uygulanabilecek bir paradigma) üreterek dikkate değer bir şey başardı. Zaten her yanımızda var olan, devletin dışında zengin bir sosyal dokuya dokunmayı bekleyen ve devleti önemsiz kılabilecek başka bir olası dünya için zaten var olan cevherlerden başlamamızı öneren bir paradigma.

Kapitalist Modernite'nin günümüzde yaşadığı krizlerin altında yatan nedenleri nasıl okuyorsunuz? Bu krizler ile "devlet" kavramı arasındaki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Kapitalist Modernite’nin krizleri çok yönlü ve çeşitlidir. İklim, ekoloji ve çevre, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve ataerkillik, dünyanın bazı bölgelerinde aşırı tüketim ve diğerlerinde açlık, bazı bölgelerde işçilerin aşırı sömürüsü ve diğerlerinde kitlesel işsizlik, finansallaşma, yıkıcı büyüme, savaş, işgal, soykırım... Liste uzayıp gider. Aynı zamanda, bu çeşitli krizler nihai nedenlerinin organik bütünlüğünde, yani devlet-uygarlık içerisinde, birbirleriyle ilişkilerini kurarlar. Öcalan'ın analizinin dehası tam da bu noktayı göstermesindedir. Karl Marx ve Friedrich Engels'in kapitalizm analizleri, ekonomik şiddetin kaynağını işçi ile sermaye sahibi arasındaki çelişkide ve işçilerin kendi yeniden üretimine karşı sermaye birikiminin çelişkili çıkarlarında zekice tespit etmiştir. Bu durum, devrimci analizde büyük bir atılım olsa da kısmi bir görüş olarak kalmaktadır. Öcalan, sermayenin tüm tarihinin bir kurum olarak devlete dayandığını ve dünyada sermayenin doğuşunun devletin doğuşuyla birlikte ortaya çıktığını, devletin de ilk tahakküm ilişkisi olan patriyarkaya dayandığını gördü. O halde tüm bu unsurlar, birbirleriyle olan iç ilişkileri içinde, yaklaşık beş bin yıldır var olan tutarlı bir sistemler toplamının parçası olarak görülmelidir. Kapitalist Modernite, sermaye birikiminin özgül ekonomik biçiminin devlet dinamikleri üzerindeki hegemonyası ve devletin kendisinin, beraberinde gelen tüm şiddet, soykırım ve asimilasyon mantığıyla birlikte ulus-devletin özgül biçimini almasıyla bu sistemin devamıdır. Dolayısıyla, devlet uygarlığını bütünlüklü ele alarak ve Kapitalist Modernite’yi bu organik sistemin içine yerleştirerek, bugün gördüğümüz şiddetli ve çeşitli krizlerin altında yatan nedenlerin birliğini kavrayabiliriz.

Bunların farkındalığıyla, “devlet ve ulus-devlet bir toplumsal örgütlenme modeli olarak ömrünü artık tamamlamalı” diyebilir miyiz?

Bence asıl soru şu olmalı: genel olarak devlet, özel olarak da ulus-devlet en başından beri yararlı mıydı? Kim için ve ne amaçla yararlıydı? Ortodoks Marksizmin en büyük hatası, üretim biçimleri olarak adlandırılan sömürü ve tahakküm sistemlerinin tarihsel ardışıklığını "gerekli" aşamalar olarak görmekti. Belki trajik bir şekilde öyleydi, ancak bir dönemden diğerine "ilerlemek" için gerekliydi. Böylece bir gün, bir şekilde komünizme ulaşabilirdik. -Sosyalizm bile kendi "gerekli" ihlalleriyle yalnızca bir "aşama" haline geldi.- Öcalan bu mantığı tersine çeviriyor. Ona göre, kendimizi gerçek arzulara odaklamalıyız: Mümkün olduğunca onurlu, özgür ve eşit bir yaşam arzusu, hepimizin ihtiyacı olana sahip olabileceği, yapabildiğimiz kadar katkıda bulunabileceğimiz ve birlikte özgürce gelişebileceğimiz bir yaşam. Bunu istemediğini söyleyen hiç kimseye inanmıyorum. Bunun mümkün olduğuna inanmıyor olabilirler, ancak bu kesinlikle herkesin ideal bir dünya tanımıdır.

Devletin bize verdiği tek şey, zengin çeşitliliğe sahip toplumsal ilişkilerimizi ve faaliyetlerimizi sabitlemeye ve fosilleştirmeye çalışan ve bunları kendi yeniden üretiminin tek amacına yönlendiren kurumlar karşısında mümkün olduğunca onurlu ve özgür bir yaşama sahip olmak için sürekli bir mücadeledir. Ulus-devletin bize kazandırdığı tek şey şiddetli asimilasyon, toplumsallığın kaybı, soykırım ve yerinden edilmedir. Asıl ironi şu ki, bu sistemler bizim yaratıcılığımız, çeşitliliğimiz olmadan var olamazlar. Dolayısıyla toplumsal yaratıcılığın çeşitli kaynaklarını silmeye ne kadar yaklaşırlarsa kendi yıkımlarını da o kadar yaklaştırmış olurlar. Örneğin sağlık hizmetleri sistemleri yaratabilirler, ancak bunları sürekli olarak baskı ve kriz altına sokarak yaratmaya çalıştıkları şeyin altını oyarlar. Gerçekten de devlet hakkında "olumlu" görünen her şeyi topluma atfetmeliyiz, tersini değil. Bu şekilde bakıldığında ulus-devlet sadece ömrünü tamamlamadı, hiçbir zaman yararlı olmadı.

Abdullah Öcalan'ın başta Ortadoğu olmak üzere diğer halklar ve coğrafyalar için önerdiği Demokratik Konfederalizm’i neden savunmalıyız? Bu modelin dünyadaki krizleri uluslar bağlamında çözebileceğine inanıyor musunuz?

Bu modelin dünyadaki ulusal, etnik ve ırksal krizleri çözebileceğine kesinlikle inanıyorum ve bunun sadece Ortadoğu için değil, tüm halklar ve coğrafyalar için bir sistem olduğunu vurgulamanıza çok sevindim. Ulus-devlet merkezli "ulusal kurtuluş" projelerinin sadece yeni saldırgan, tahakkümcü milliyetçilikler ürettiğini defalarca gördük ve bu durum Ortadoğu'da olduğu kadar yaşadığım İrlanda ve Britanya Adaları'nda da geçerli. Demokratik konfederal bir model sadece İskoçya, İrlanda, Galler ve İngiltere ulusları arasında değil, aynı zamanda bu "ulusların" her birinin kendi içinde de geçmişimizle ve toplumumuzla gerçek bir yeniden bağ kurmaya ve bugün Galce konuşan nüfusun kendi hayatlarını kendi ellerine almalarına olanak sağlayacaktır. Elbette Ortadoğu için sorunlar bazı açılardan daha da vahimdir çünkü ulus-devlet burada çok daha yeni bir olgudur ve henüz İskoçya'da olduğu gibi soykırımcı ve asimilasyoncu mantığını tam anlamıyla uygulayamamıştır. Yine kendi mirasımdan, Kıbrıs'ın işgal altındaki kuzeyinden bir örnek vereceğim. Burada Kıbrıs'ın "kurtuluşunun" Kurdistan'a çok benzeyen uluslararası bir koloni yaratmaktan biraz daha fazlası anlamına geldiğini, Yunan milliyetçilerinin enosis (birlik) ve Türk milliyetçilerinin ayrılık için devam eden ulus-devlet projelerinin daha fazla kolonizasyon, daha fazla işgal ve daha fazla yerinden edilme ürettiğini görüyoruz. Ulus-devlet sistemi Kıbrıslılara -ister Hıristiyan ister Müslüman olsunlar, ister Yunanca, Türkçe, Arapça ya da Ermenice konuşsunlar- gerçek anlamda özgür bir yaşam sunamayacağı gibi "iki toplumlu federasyon" önerileri de bunu sağlayamaz. Burası, tüm bölgenin bir mikro-kozmosudur ki aynı dinamikler Filistin ve Kurdistan'da da işliyor. Dolayısıyla, her bir bireyin özgürlüğünün herkesin özgürlüğü haline geldiği, tüm bölgede tek bir demokratik konfederasyon için mücadele etmeliyiz.

Sayın Öcalan önderliğindeki Kurdistan Özgürlük Hareketi'nin 50 yıllık mücadelesi ve bunun teorik birikimi bize statüsüz toplumlar hakkında ne söylüyor? Siz bu öğretici mücadeleyi nasıl okuyorsunuz?

Kurdistan Özgürlük Hareketi'nin 50 yıllık özgürlük mücadelesi, bir hareketin nasıl dinamik kalabileceğinin, teorisini nasıl geliştirebileceğinin, kendi pratiğini nasıl devrimcileştirebileceğinin ve yolu nasıl yürüyebileceğinin bir örneğidir. Günümüzün en önemli öz-bilinçli devrimci hareketi olduğunu söylemek abartı olmaz. Hareketin sadece SSCB'nin çöküşüyle "tarihin sonu"ndan sağ çıkmayı başarması değil, 1989'dan 1999'a kadar sürekli büyümeyi başarmış olması da ona eşsiz bir yer kazandırmaktadır. Bu hareket içerisinde özellikle genç kadınların öncülüğünde kadın hareketinin büyümesi devrim içinde bir devrim oluşturdu. Ortadoğu'daki diğer devrimciler, Lübnanlı Mehdi Amel ve Ermeni Monte Melkonyan, Öcalan ve KÖH ile benzer bir yönde ilerliyor gibi görünüyorlardı, ancak her ikisi de suikasta kurban gitti. Bunun da ötesinde, Kurdistan Ortadoğu'nun kalbinde yer alıyor ve Kürtler yaklaşık 40 milyonluk bir nüfusu oluşturuyor. Dolayısıyla Kurdistan'daki devrim gerçek anlamda daha geniş bir bölgedeki devrim arzusunun merkezinde yer alıyor. Bu faktörler kompleksi, farklı etkiler ve ortaya çıkan çelişkiler, emperyalizmin bütün kuvvetlerinin bile durduramayacağı güçlü bir dinamizm yarattı.

Rojava'da işleyen sistemi hatırlatmakta fayda var. Burada uygulanan Demokratik Özerkliği toplumun farklı kesimlerine vaat ettikleri açısından değerlendirip Avrupa Modernizmi’yle bir kıyasa tutabilir misiniz?

Rojava Devrimi ve Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi hakkında o kadar çok şey söylendi ki, neden bu kadar güçlü ve dikkate değer bir başarı olduğunu unutmak ya da görememek artık kolay olabilir. Bu nedenle, kısmen yeni bir şeyler söylemeye çalışmak ve aynı zamanda bu başarıyı insani ölçekte anlaşılır kılmak için bir örnek seçeceğim: Ermenilerin demokratik özerklik yoluyla kendi kendilerini örgütlemeleri. Ermeni Soykırımı yirminci yüzyılın ilk soykırımıdır ve Osmanlı İmparatorluğu'nun içinden bir Türkiye Cumhuriyeti çıkarma sürecinde çok önemli bir yere sahiptir, -ki bu da Avrupa modernizminin dinamikleri açısından çok önemli bir örnektir.- Kapitalist Modernite’nin merkezi devlet biçimi olan ideal modern Avrupa ulus-devletine ulaşmak için, belirli bir devletin nüfusu ya asimilasyon ya da sürgün yoluyla homojenleştirilmeli ve tüm çeşitlilik tekçi ilkeyle değiştirilmelidir: tek devlet, tek bayrak, tek dil, tek din ve tek millet. Dolayısıyla, modern Türkiye Cumhuriyeti topraklarındaki Ermenilerin, Süryanilerin ve Rum Ortodoksların soykırımı, Kürtlerin ve diğer Müslüman ya da Müslüman olduğu varsayılan grupların asimilasyonu da aynı mantığın sonucudur.

Ermenilerin tehciri, onları Serekaniyê üzerinden modern Suriye ulus-devletinin topraklarına ve nihayetinde katledildikleri Dêrezor çöllerine götürdü. Ancak birçoğu yol boyunca ya kayboldu da terk edildi ya da yerel Arap, Süryani ve Kürt aileler ve topluluklar tarafından zorla veya başka bir şekilde himaye edildi. Böylece Arap veya Kürt ve özellikle de Müslüman olarak yeni kimliklere sahip oldular. Dolayısıyla Kuzeydoğu Suriye'deki bu insanlar Müslüman oldukları için Hıristiyan Ermenilerden, Ermeni oldukları için de Müslümanlardan önyargıya maruz kaldılar. Daha doğrusu çifte bir önyargıya maruz kalarak yaşadılar. Rojava Devrimi bağlamında, sadece Kürtler değil Asuriler, Keldaniler, Êzîdîler ve diğerleri gibi Ermeniler de özerk yönetim içinde Demokratik Özerklik haklarını talep ettiler. Reqa'nın kurtarılmasında şehit düşen Nubar Ozanyan örneğinden esinlenerek Ermeniler kendi kendilerini örgütlemeye başladılar. Sadece "Gizli Ermeniler" değil, Hıristiyanlar olanlar da. Normalde küresel Ermeni diasporasının üyelerini kendi vatandaşı olarak kabul etmeye ve vatandaşlık vermeye çok hevesli olan Ermenistan Cumhuriyeti, bu insanların çoğunu Ermeni olarak tanımayı reddetti. Bu insanların Ermeni kimliklerini Avrupa modernizminin ulus-devlet sistemleri içinde yaşayamayacaklarını açıkça gösterdi. Ancak Ermeniler şimdi Özerk Yönetim bünyesinde kendi özsavunmalarını, kendi özyönetimlerini, kendi dillerinde eğitimlerini örgütleme hakkını talep ediyorlar. Onlar önce gerçek ve şiddetli, sonra da kültürel ve sessiz soykırımın çocukları olabilirler fakat bugün Ermeniler olarak varlıkları ve öz-örgütlenmeleriyle, Avrupa modernizminin en acımasız ve yıkıcı unsurlarının karşısında Demokratik Özerklik yoluyla, devrimci öz-örgütlenme ile yeni bir zenginliğe ve toplumsal güç kaynağına dönüştüler. Farklı etnik, kültürel ve dini kimlikleriyle daha da güçlendiler ve Ermeniliği kendileri için talep etme hakkından mahrum bırakılmayı reddetmeleri onları daha da güçlü kılıyor.

Bana göre bu örnek Demokratik Özerkliğin toplumun tüm kesimlerine neler sağlayabileceğinin ve Avrupa modernizminden ne kadar farklı olduğunun en güçlü örneklerinden biri.