
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan “Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü - Kültürel Soykırım Kıskacında Kürtleri Savunmak” adlı son savunmasında, Kürt sorununun çözümü için ortaya koyduğu Demokratik ulus çözümünü ve onun somut ifadesi olan Koma Civakên Kurdistan (KCK) sisteminin can alıcı noktalarını irdeleyerek çarpıcı konulara değinmektedir.
Demokratik Uygarlık Manifestosunun beşinci cildinde Öcalan, miadını dolduran ulus-devlet çıkmazının Kürt sorununu bir yumağa çevirdiğini, dolayısıyla çözüm ve barışın demokratik ulustan geçtiğini yoğun birikim ve tecrübelerine dayanarak ortaya koymaktadır. Kürt sorununun çözümüne ilişkin gelişen diyalog evrelerine de dikkat çeken Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, son yıllarda gerçekleşen diyalog ve müzakerelerde devletin bazı kesimlerinin iyi niyet sergilediğini ancak AKP Hükümeti’nin ise tasfiye amacıyla sürece yaklaştığını önemle vurgulamaktadır.
Kürt Halk Önderi Öcalan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) sunduğu “Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü - Kültürel Soykırım Kıskacında Kürtleri Savunmak” adlı son savunmasında PKK’nin Kürt sorununu demokratik ulus anlayışı çerçevesinde çözmek istediğini ancak, bunu demokratik siyasetle mi yoksa devrimci halk savaşıyla mı geliştireceğinin ise karşı tarafın yaklaşımlarına balı olduğunu ortaya koymaktadır.
Sorunun varlığını ortaya koymak
PKK’nin (Partiya Karkerên Kurdistan) şimdiye kadarki mücadelesinin esas olarak Kürt sorununu görünür kılma amacına yönelik olduğunu savunan Öcalan, PKK’nin ortaya çıkış koşullarında Kürt realitesinin inkar edilmesi, doğal olarak varlık sorununu gündeme getirdiğini belirterek, “PKK de önce ideolojik argümanlarla sorunun varlığını kanıtlamaya çalıştı. Türk solunun dahi soruna realist yaklaşmaması, ülke ve ulus bazlı düşünme ve örgütlenme gereğini ortaya çıkardı. PKK’nin ad olarak ortaya çıkması da yaşanan süreçle bağlantılıdır. İnkarcılığın ince yöntemlerle solda da sürdürülmesi, ayrı kimlikler temelinde örgütlenme ve eylemliliği gündeme taşıdı. Türk ulus-devletinin geleneksel inkar ve imha politikası bu sürecin herhangi bir politik çözüm arayışıyla ele alınmasına imkan vermeyince, tersine bu arayışı 12 Eylül darbesine doğru tırmandırılan faşist terörle karşılayınca, PKK’nin devrimci halk savaşı hamlesi tek seçenek olarak gündeme geldi. Bu durumda PKK ya Türkiye’nin demokratik sol grupları gibi tasfiye olacak ya da direnişte karar kılacaktı” diyor.
15 Ağustos Hamlesi ve varlığın kanıtlanması
15 Ağustos Hamlesi’nin Kürt varlığını kanıtlama amacına daha yakın olduğuna dikkat çeken Öcalan, Kürt sorununun savaşa dönüşmesinde 12 Eylül’ün payını da şöyle değerlendirmektedir: “Kürt sorununun ideolojik kimlik sorunu olmaktan çıkıp savaş sorununa dönüşmesinde, sistemde örtülü olarak yürütülen inkar ve imha politikasının 12 Eylül faşizmiyle açık terör halinde sürdürülmeye çalışılmasının belirleyici payı vardır. 15 Ağustos 1984 Hamlesini bu çerçevede değerlendirmek daha gerçekçi olacaktır. Hamle kurtuluş hareketinden ziyade, varlığın kanıtlanması ve sürdürülmesi amacına çok daha yakındır.”
Yabancılaşma kolay kırılmadı
İnkar ve imha politikasının sadece gizli ve örtülü olarak sürdürülmediğini vurgulayan Öcalan, bu politikanın seksen yıllık uygulamaları sonucunda Kürtlerde önemli bir yabancılaşmaya yol açtığını ve bunun ancak 15 Ağustos ile kırıldığını şu sözlerle ifade etmektedir:
“Kürtler kendi varlıklarını terk etmeye zorlanmıştı. Zorla ve ekonomik araçlarla sağlanan bu terk ediş önemli oranda içselleştirilmişti. Kendine yabancılaştırılan bir halk ve toplum gerçekliği söz konusuydu. 15 Ağustos Hamlesi esas olarak bu yabancılaşmayı kıracak, böylelikle inkar ve imha politikasını ve sonuçlarını boşa çıkaracaktı. Bu anlamda önemli oranda başarılı olunduğunu belirtmek gerekir. Yani Kürtlük yeniden gün yüzüne çıkıyor, Kürtlerin kendilerince kabul edilen bir olguya, realiteye dönüşüyordu. Kabul görme devletler katında da gerçekleşmişti. Sorunun kabul görmesi çözülmesi anlamına gelmiyordu. Çözüm niyetleri ortaya çıkmayınca, çatışma ve sınırlı savaş ortamı yozlaşarak devam etti. Her iki taraf da sorunu askeri zorla çözme konumundan uzaktılar. Zaman zaman bu şansı elde etseler de, kullanma yeteneğini gösteremediler.”
Kürt sorununda çözüm arayışları
Kürt Halk Önderi Öcalan, 1993’ten 98’e kadarki süreçte gelişen çözüm şanslarını ve arayışlarını şu sözlerle değerlendirmektedir: “1993’deki çözüm şansı sabote edilince, çatışma süreci daha da acımasızca ve yozlaşarak devam etti. Bu anlamda 1993-1998 dönemi taraflar açısından askeri çözüm şansının boşa çıkarılması biçiminde de ifade edilebilir. 1993’teki politik arayış komplo ve suikastlarla boşa çıkarılmasaydı, hem Kürt sorununun çözümünde hem de TC’nin yapılanmasında çok daha pozitif bir dönem başlayabilirdi. Kaçan veya kaçırılan bu tarihi fırsat oldu. 1997-98’deki çözüm arayışları da aynı akıbete uğradı veya uğratıldı. Aynı komplocu ve suikastçı güçler siyasi çözüme şans tanımadılar.”
Tavrımı KCK’den yana geliştirdim
İmralı’da başlayan çözüm ve çatışma süreçlerini değerlendiren Öcalan, bu süreçteki çözüm yanlılarıyla karşıtları arasında yaşanan çekişmede tavrını KCK’den yana koyduğunu şöyle ifade ediyor: “İmralı süreci çelişkili bir süreç ortaya çıkardı.” A. Öcalan’ın şahsında çözüm yanlılarıyla karşıtları arasında büyük bir çekişme yaşandı. Çatışma başlangıçta her iki tarafın iç bünyesinde de devam etti. Fakat PKK’nin 2005’ten itibaren kendisini KCK temelinde çözümleyici bir güç olarak netleştirip sunması, TC içindeki iktidar tartışmasını ve çatışmasını hızlandırdı. Bu tartışma ve çatışma Kürt sorununun çözümünde kilit rol oynuyordu. A. Öcalan hem PKK’ye hem de TC’ye karşı tavrını KCK çözümünden yana koydu.”
AKP’nin çözümü Kürdün tasfiyesi
İmralı’da devlet çevreleriyle başlayan diyalog sürecinde AKP’nin payının olamadığına dikkat çeken Öcalan, AKP’nin PKK’yi tasfiye temelinde çözüm arayışına girdiğine şu sözlerle değerlendiriyor:
“Bu durumda tam uzlaşmış olmasalar da, devlet kurumlarıyla yeniden diyalog süreci başladı. Diyalogda AKP’nin payı pek yoktu. Bu bir devlet inisiyatifiydi. AKP’nin 4 Mayıs 2007’de Dolmabahçe gizli mutabakatıyla Genelkurmay Başkanlığıyla, daha sonra 5 Kasım 2007’de ABD ile uzlaşması durumu daha da karmaşık hale getirdi. AKP Hükümeti PKK’yi tasfiye temelinde çözüm arayışına girdi. Göstermelik bazı haklar (Kürtçe kurs, çok kısıtlı yayın serbestîsi) karşılığında dış destekler de sağlanarak savaş yeni boyutlara taşındı. Başbakan Erdoğan, 2005’te Diyarbakır’daki konuşmasında önemli bir taktik hamle yaparak, Kürt sorununa çözüm vaadinde bulundu. Bu vaatlerde PKK’yi tecrit etme ve AKP’ye destek sağlama temelinde adı geçen sözde bireysel haklara dayalı niyetler söz konusuydu.”
Açılımın asıl yüzü KCK operasyonları
AKP’nin yoğunca gündeme koyduğu Kürt sorununa demokratik açılım projesinin Kürt Haması’nı yaratma projesi olduğunu vurgulayan Öcalan, KCK operasyonlarının gerçek amacına da değinerek şunları belirtiyor:
“Üzerinde oldukça çalışılmış, ABD, AB ve komşu ülkelerin yanı sıra içte diğer devlet partileri, birçok basın yayın kuruluşu ve sivil toplum örgütüyle yeniden örgütlendirilmiş, Kürt işbirlikçilerin desteğinin sağlandığı bir tasfiye planı ‘demokratik açılım’ adı altında piyasaya sunuldu. Ayrıca pratikte eskisinden katbekat arttırılmış, askeri, siyasi, ekonomik, kültürel, psikolojik ve diplomatik cephede yoğunlaştırılmış topyekûn bir seferberlik ve eylem hamlesi planla birlikte uygulamaya konuldu. Yeni milis güçler eskinin Ülkücüleri ve Hizbullah’ı değil, bizzat AKP Hükümeti’nin yönetimi altında geliştirilen ve çok parçalı inşa edilen bir nevi ‘Kürt Haması’ydı. Deniz Baykal’ın CHP’siyle ordu içinde bazı komutanların da başlangıçta uzlaştığı ve desteklediği plan ve hamle buydu. Devlet içinde bazı kurumların önemli muhalefetiyle karşılaşsa da, bu planın yürütülmesinden çekinilmedi. KCK operasyonları bu plan ve uygulamaların can alıcı bir parçasıydı. Hava saldırıları ve Güney Kürdistan’a icazetli operasyonlar da aynı plan kapsamındaydı. Planın ve uygulamaların arkasında 2002-2004 tasfiyecilerinin sergiledikleri tavrın ve geliştirdikleri ilişkilerin de önemli payı olduğunu önemle belirtmek gerekir.”
Açılımdan AKP başarısızlığı çıktı
Demokratik açılıma bel bağlayan AKP’nin bu süreçten başarısız çıktığını değerlendiren Öcalan, şunları vurguluyor: “Aslında plan ve uygulamalardan AKP ve işbirlikçileri tam başarı bekliyorlardı. Karmaşık ve çok boyutlu olan bu plan kendilerince bu sefer tarihî bir başarıyla sonuçlanabilirdi. Gerçekten karmaşık ve kurnazca sahnelenen bu planın başarısı önündeki tek engel PKK gibi görünüyordu. Dolayısıyla hamle tüm yönleriyle PKK’nin tecridine ve silahsızlandırılmasına kilitlendi. Bu temelde tüm güçler kullanıldı. Takke düştü kel göründü misali kendini açığa vurmayan güç neredeyse kalmadı. Ama hem kendini KCK olarak demokratik ulus çözümü temelinde sunması ve pratikleştirmesi, hem de daha önceki yetersizlikler ve saplantılardan önemli ölçüde arındırması PKK’nin tasfiyesini imkansız kılıyordu.”
Varlığını koruma özgürlüğünü sağlama
Demokratik açılımda başarısızlığı açığa çıkan AKP bu durumu kullanarak ordu işbirliğiyle iktidarını sağlamlaştırdığını belirten Öcalan, bunun üzerine Kürt halkının varlığını koruma özgürlüğünü sağlama aşamasına geçişini şu sözlerle değerlendiriyor:
“AKP’nin belki de ilk defa ordunun önemli bir kesimiyle hayata geçirmeye çalıştığı bu planın boşa çıkacağı aslında daha başından belliydi Ama AKP bu planı ordunun da dolaylı desteğiyle iktidara iyice oturma temelinde kullanmaktan geri durmadı. Denedikçe ve iktidardaki konumunu pekiştirdikçe, Kürt sorununun çözümü konusunda teorik ve pratik olarak ciddi ve dürüst hiçbir hazırlığı, çabası ve inancı olmadığı halde, mal bulmuş mağribi misali sarıldığı ‘demokratik açılım’ sözcüklerini sakız gibi çiğnemeye devam etti. İktidar merkezli, tam günübirlik, kara bakan bir tüccar hesabı söz konusuydu. Kürt sorunu bu kapsamda daha da karmaşık bir hal aldı. Karşısında anlamlı ve onurlu bir barış ve demokratik çözüm şansını bulamazsa, bu sefer ‘varlığını koruma ve özgürlüğünü özgücüyle sağlama’yı esas alacağı topyekûn bir direnme ve özgür yaşam aşamasına girdi.”
Siyaset mi, devrimci halk savaşı mı?
PKK’nin çözümü demokratik ulus inşasında gördüğünü belirten Öcalan, şimdiki sorun kayması, bu amaca demokratik yasal siyasetle mi, yoksa topyekûn devrimci halk savaşımıyla mı varılacağına ilişkin olduğunu şu sözlerle açıklıyor:
“1970’lerin başlarında yola çıkan PKK’nin bu aşamada önündeki görev Kürt varlığını tartışılır olmaktan çıkarmak ve Kürt sorununu reel sosyalist bir devlet anlayışıyla çözmeye çalışmaktı. Kürt varlığı tartışılır olmaktan çıkarılmasına rağmen, ulus-devletçilikte adeta çakılı kaldı. Yaşanan özeleştiri süreci ulus-devletçiliğin anti-sosyalist ve antidemokratik özünü ortaya koydu. Demokratik toplum olmadan sosyalizmin inşa edilemeyeceğini netçe yaşayan PKK, Kürt sorununun çözümünü demokratik ulus inşasında gördü. Şimdiki sorun kayması, bu amaca demokratik yasal siyasetle mi, yoksa topyekûn devrimci halk savaşımıyla mı varılacağına ilişkindir.”
Ulus-devlet etkisini aşmak
Kürt sorununun yaşadığı devlet ve iktidar çelişkisi dünya genelindeki reel sosyalizmin bunalımıyla bütünleşince, devlet ve iktidar konusunu köklü çözümlemeye gidişini Öcalan şöyle değerlendiriyor: “PKK Kürt sorununun çözümünde yaşadığı tıkanmayı ulus-devlet iktidarını kapsamlı bir çözümlemeye tabi tutarak aşmaya çalıştı. PKK’nin ideolojik ve politik oluşumundaki reel sosyalist ulus-devlet etkisi kendisini en çok devrimci halk savaşımının tırmandığı 15 Ağustos 1984 Hamlesinde gösterdi. Giderek tıkanmaya yol açan bu etki çözümlenmeden ilerleme zor görünüyordu.
Reel sosyalizmin 1990’lardaki hızlı çözülüşü bunalımın temelindeki etkinin daha iyi kavranmasına katkıda bulundu. Reel sosyalizmi çözen, iktidar ve reel sosyalist ulus-devlet sorunsalıydı. Daha doğrusu sosyalizm, iktidar ve devlet sorununun çözümlene- meyişinden ileri geliyordu. Tüm dünyada yaşanan sosyalizmin bunalımında bu sorun etkiliydi. Kürt sorununun yoğun yaşadığı devlet ve iktidar çelişkisi dünya genelindeki reel sosyalizmin bunalımıyla bütünleşince, devlet ve iktidar konusunu köklü çözümlemeye tabi tutmak kaçınılmaz oldu.”
Demokratik Ulus inşası
Kapitalizmin ulus-devlet handikabına alternatif bir proje sunan Öcalan, Kürt sorununa ilişkin temel çözüm ilkesinin Demokratik Ulus olduğunu ve bunun somut ifadesinin ise KCK olduğunu şu sözlerle vurgulamaktadır:
“Marks ve Engels’ten kaynaklanan sosyalizmin, ancak merkezi ulus-devletler temelinde inşa edilebileceğine ilişkin görüşlerinin bilimsel sosyalizmin sistemik hatası olduğunu sergilemeye çalıştım. Sosyalizmin genelde devlete, özelde ulus-devlete dayanılarak inşa edilemeyeceğini, bunda ısrarın başta Rus ve Çin reel sosyalizmleri olmak üzere birçok örnekte yaşandığı gibi kapitalizmin en yoz biçimiyle sonuçlanacağı tezini ileri sürdüm. Tarih boyunca yaşanan merkezî uygarlık sistemini, iktidar kavramını ve çağımıza özgü hakim biçim olan kapitalist modernitenin iktidar ve devlet biçimini bu tezin gereği olarak yoğun çözümlemelere tabi tutmak için çaba harcadım. Çıkardığım temel sonuç, sosyalistlerin ulus-devlet ilkesinin olamayacağı, ulusal soruna ilişkin temel çözüm ilkesinin demokratik ulus olması gerektiğidir. Bunun somuttaki ifadesi ise KCK deneyimidir.”
Kürt-Türk ilişkilerinin tarihsel gerçekliği
İktidar ve devlet sorunuyla daha çok karşılaşan Kürt hiyerarşik üst tabakasının tarih boyunca ağırlıklı olarak kaderini nispi bir özerklik temelinde hep kendisinden daha güçlü olan iktidarlara ve devletlere bağladığını belirten Öcalan, bu kesimlerin Kürt toplumuna özgü bağımsız iktidar ve devlet sistemlerinin peşinde pek koşmadıklarını şöyle vurgulamaktadır: “Tarihsel ve toplumsal koşullar bu yönde çıkarlarına uygun gelmemiştir. Türklerle geçen yaklaşık son bin yıllık tarihi de bu temelde değerlendirmiştir. Gönüllü olarak Selçuklu Sultanı Alparslan’la birlikte zafere eriştirdikleri Malazgirt Savaşıyla Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında İslamî temelde yeni bir iktidar ve devlet paylaşımını gerçekleştirmişlerdir. Her iki coğrafyadan kaynaklanan jeopolitik ve jeostratejik gerçekler, iki kavmin üst tabakası arasında İslamî iktidar ve devlet paylaşımını zorunlu kılmıştır. Halkların bu iktidar ve devlet paylaşımında pek çıkarları olmasa da, iktidar ve devletin ortak çatısı altında yaşamayı sık sık direnişle karşılasalar da, ortak yaşamın gerekleri ve dönemin din ve mezhep savaşları nedeniyle bir arada yaşamaktan geri kalmamışlardır. Türk kavimsel üst hiyerarşisiyle bu ortaklık hep gönüllülük temelinde olmuştur. Kürdistan’ın fethi diye bir olgu Türk fetih geleneğinde pek yoktur. Zaman zaman yapılan fetih seferleri ancak Kürt önde gelenlerinin katkılarıyla olmuştur. Dolayısıyla bu tip seferlere de fetih denilemez”. DEVAM EDECEK
ELİF YILDIZ / MUSTAFA DELEN