„Teklik“ten başka yol bilmeyen, mutluluğunu „tek adam“ buyurganlığında arayan, karısına kızıp, komşusuna kinlenince, „bize Atatürk gibi bir adam lazım“ diyen, ardına da, „üç beş kişiyi asacaksın, bak işler nasıl düzelecek“ yollu değerli görüşünü ekleyen Türk, artık hayatından hoşnut olmalıdır.
Nihayet, özlemini çektiği, polisi, adliyesi, ordusuyla bütün güçleri avucunda toplayan „tek adam“ düzenine kavuştu. Teklik, şimdi „ustalık“ çağının „ileri demokrasi“ merhalesinde...
Sırtında sopa istiyordun, al sana ki, sesini çıkaran işadamı, „bedelini ödeyecektir“ narasından sonra, „şak“ ve ardından „tak“ hizaya geliyor, gazete patronu, elindekini kurtarmak hamlesiyle gazetesini satıyordu. „Usta“nın beğenmediği heykel yerle bir ediliyor, geçtiği yolun daraldığını görünce, „yıkın“ buyruğu patlatıyor, „ileri demokrasi“nin adliyesi yayımlanmamış kitap için „ölüm emri“ (toplatma kararı) veriyor, yazarları tutuklanıyor, TC, 70 tane kurbanla „dünyanın en çok gazeteci yazar tutuklayan ülkesi“ bahtiyarlığına erişiyor, „saygı duruşu“ beğenilmeyen Hopa İlçesi „düşman kalesi“ olarak kuşatılıyordu.
Medya dediğimiz basın ve yayın „tek elde“, baş komutanın emir ile komutasında toplanıyordu. „Usta“nın „kalem leşkerleri“ işe girişiyor, düne kadar bizlere insan evladının evrensel serüveninin erdemlerini anlatarak, erdem dersleri veren koca koca yazarlar, eski kalemlerini bir yerlere sokup, „teklik“ düzenine hazırola geçiyor, düşünce namusuna bağlı kalanlara ölümcül darbeler indiriyorlardı.
TC’de en son manzara böyle, ya Kürdistan?
Orada, zaten hak olmamış, özgürlükler ilaç diye aranmış, adalet ise hiç bir zaman uğramamıştı. Yalnız ve sadece vur ha vur edilmiş, cinayetler, toplu kırım ve yangınların „hukuku“ sonradan, masa başında inceden inceye tasarlanarak yazılmıştı. Bu „hukuk“ deryasında, Siirt’te sokakta yürüyen genç adam askerlerce taranıp öldürülünce, mahkeme „askerler korkudan ateş etti“ hükmüyle „öldürülmeye müstahak“ bulunuyor, Kızıltepe sokaklarında insan avına çıkan polisin onüç kurşun saydığı onüç yaşındaki Uğur, „terörist“ olmuş oluyor, füzeyle parçalanan Ceylan kız, „kendini havaya uçurmuş“, polisin gaz bombalarıyla kafaları patlatılan çocuklar ise taş atarak birbirini yaralamış oluyordu.
Kürdistan özgürlük savaşçıları, „silahlar sussun, diller konuşulsun“ denilince, „hay hay, aynen İrlanda ve Bask yurdunda olduğu gibi“ cevabını veriyor, namluları baş aşağı ediyordu. „Usta sözü“ bu ya, „açılım var arkadaşlar“ naraları ata ata toplama kampları inşa edip üç bin tutukluyla Kürdistan ruhunu felç etmeye çıkıyor, sonra dağlara yöneliyordu. Gerillaları kimyasal gazlarla zehirliyor, ordu „sürek avında“ gibi insan kırıyor, „mahdum kalemler“den hiç biri „analar ağlıyor“ demiyor, tersine zafer çığlıkları atıyorlardı.
Ama gerilla, canını almaya gelenlere direnince, hem ağlayan anaların varlığı keşfediliyor, hem de, „ustamızın ileri demokrasi hamlesine sabotaj var“ diyorlardı.
Dahası, Kürtlerin kafasını karıştırma göreviyle yalan, dolan dolambaçlarında fesatlık kuleleri inşa ediyor, Kürdistan’ın güç ve liderleri arasında görüş ayrılığı varmış havasında entrikalar çeviriyorlardı. „Ustanın en akıllı mahdumu“ geçinen biri, „PKK ne yapıyor?“ diye soruyor, sanki Abdullah Öcalan gerillaya, „Türk ordusu öldürmeye geldiğinde, göz darlığı etmeyin. Boynunuzu hasça uzatın ki, zahmet görmesinler“ demiş gibi, „Kandil, Apo’yu dinlemiyor. Onun için asker ve polis ölüyor“ diye yazıyordu.
Nifak tohumları ekerek, günü idare etme değişmeyen entrika ezberidir, bunların. 1925-1938 genel soykırım taarruzunda, bu entrikanın hayrını gördüler. Kardeşi kardeşle karşı karşıya getirerek, kanda yıkandılar. Ama o günler geçti. Kürdistan önderleri entrikaları boşa çıkararak bugüne geldiler.
Üstelik, Öcalan’ın „sizi öldürmeye gelenlere hazırola geçin“ diye bir sözü yoktur ki, aralarında görüş ayrılığı olsundu. PKK lideri, tam tersine, „yem olmayın, kendinizi savunun“ diyordu.
„Anlaşmazlık var“ demek, ya tutarsa entrikasıydı. Ama boşunaydı. Kürtler, can düşmanlarını da, fesatları da çok iyi tanıyor, biliyor, entrikalarına gülüp geçiyorlardı.
Bu arada, bir kere daha „Kemal Burkay’ın dönüşü“ne değinmek istiyorum. Hemen söyleyeyim ki, adete karşı değilim. Yurda dönüş, herkesin hakkı ve dönmelidir.
Ama ben, Kürdistan’a adanmışlıkla parti kurmuş, gerilla birlikleri yönetmiş bir liderin kendisi olmaktan çıkarılıp, tanınmaz hale getirilerek, halkının çıkarlarına karşı, „Truva atı“ niyetine kullanılması, bana hüzün verir.
Burkay, Nazım Hikmet’i bildiğine göre, Benerci’nin kendini niçin öldürdüğü hikayesini de bilir. Onun bir Benerci olmasını, ya da kullanma entrikalarında halkına ters düşmüş, yaşayan „ölü“ haline getirilmesine gönlüm razı olmaz.
Ayrıca o, bir Dersimli’dir. Geçmişte, (tetikçi Rayber bir yana) Diyap Ağa’nın nasıl kullanıldığını, işi bitince de, bütün ailesinin ortadan kaldırıldığını çok iyi bilir. Yakın geçmişte, bir başka Dersimli olan Ali Haydar Veziroğlu’na ihale karşılığında „Barış Partisi“ kurdurttuklarını da bilir.
Asıl bilmesi gereken gerçek ise çarpıcıdır: Liderlerin kişisel eğilim, zevk, çıkar hayalleri ve zaaflarının ürünü kararlar, Kürdistan’da geçerli değildir. Halk, hayallerine aykırı kararlara sırtını çevirip giderken, lider yalnızlığıyla orta yerde kalıyor...