Hava en az 40 derece. Acımasız sıcaklık yüzümüze vuruyor. Havaya boğucu bir durgunluk çökmüştü. Huzursuzluk vardı.

Eylül’ün ortaları idi. Her zamanki gibi Şam olağanüstü günler yaşıyordu. Abdullah Öcalan ile görüşmek için heyet üstüne heyet geliyordu. İngilizler, Ruslar, Yunanlılar, Norveçli gazeteciler, hatta füze satmak için gelen Kuzey Koreliler bile vardı.
Güvenlik önlemleri arttırılmıştı. Türk istihbaratı ile ilişkili olduğu iddiasıyla 2 kişi yakalanmış, bunların üzerinde Öcalan’ın kaldığı evler, gidiş geliş güzergahlarını gösteren krokiler çıkmıştı.
16 Eylül günü, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş, Hatay’ın Reyhanlı İlçesinde, "Öcalan’ın Suriye’den çıkmaması halinde bunu savaş gerekçesi sayacaklarını" belirterek, tehditlerde bulundu.
Kuzey Kürdistan, Türkiye ve Avrupa’dan Öcalan’dan eğitim almak için Şam'da 300’ü aşkın gerilla vardı.
Okula gelen Öcalan, "Bütün bunlar bana normal gelmiyor. Kuşatmak istiyorlar bizi, nefessiz bırakmak istiyorlar" dedi. Tedirgin bir hali vardı.
Öcalan’ın okula geliş gidişleri azalmıştı.
4 Ekim 1998. Öcalan’ı Şam’da en son bu tarihte dinleme fırsatım oldu.
"Fazlasıyla bir alanı, yani bu karargahı kullanmamız, oldukça sakıncalı bir durumu ifade ediyor" sözleriyle konuşmasına başlamıştı.
Tecrübeli gerilla komutanları, Öcalan’ın bu sözlerini yeni bir dönemin işareti olarak yorumladılar. Ancak büyük çaplı bir komplonun tezgahlanmakta olduğundan kimse şüphelenmemişti. Ağırlıklı görüş, 'Okul Lübnan’a taşınır’ yönündeydi.
Konuşmasının devamında Öcalan, "Buradaki gibi, o görkemli dağlarda doğru bir üslenme, kadrolaşma, komutanlaşma yürütememek bizi öfkelendiriyor" diyerek eleştirilerde bulundu.
Kürt hareketi, Öcalan, birçok badireyi atlatmıştı. Suikastler, komplolar boşa çıkartılmıştı. Ancak bu kez daha ciddi bir krizin yaklaşmakta olduğu görülüyordu.
Türk devletine teslim olan Şemdin Sakık’ın çarşaf çarşaf itirafları basında işleniyordu. Şemdin, 'Gelin, teslim olun’ çağrıları yapıyordu.
Bir Amerikan kuruluşu yaşanan durumu şu ifadelerle belgeleyecekti: "PKK içindeki 80’li kadrolar öldüler, 90’lı yılların kadroları marjinalleşti. Şimdi Öcalan Şam’da farklı bir kadrolaşma yaratıyor. Bunun önüne geçilmezse PKK’yi bitiremezsiniz…"
Demirel, "Orası kurutulmazsa, bu savaş bitmez. Yüz milyar dolar para gitti. Bu sefer ya ölüsü ya dirisi ya da savaş" diyordu.
Bu büyük bir tehditti. Hedef beyindi. Kaynak kurutulmak isteniyordu.
Savaş ilanları, çağrılar, CIA merkezli kuruluşların analizleri dikkat çekici bir şekilde artmıştı.
O gün öğleden sonra Şam’daki okulda son kez ders veren Öcalan, bir kararın eşiğinde olduğunu anlattı. Yaklaşmakta olan tehlikeye karşı bir çıkış arayışındaydı.
Gülerek, "Aslında bütün bunlar iyi gelişmelere de işaret ediyor. Düşmanın savaş gücünü, cumhurbaşkanından tut, huduttaki nöbetçisine kadar, hepsini bu kadar zorlamak bir gelişmeyi de ifade eder. İlginç bir süreç tabii. Umut daha güçlü şimdi. Tehlike çok büyük olmakla birlikte hislerim beni her zamankinden daha fazla güldürüyor, hoşnut kılıyor."
Bunlar Öcalan’ın Şam’daki son sözleri idi. Bu tarihi konuşmasından 5 gün sonra Öcalan, Suriye’den ayrılmak zorunda kaldı. 9 Ekim tarihinde başlayan uluslararası komplo, Öcalan’ın ölümü üzerine kurulmuştu. Ancak Öcalan, "Ben yaşayarak komployu boşa çıkardım" diyecekti…
Not: Bundan böyle haftada bir bu köşede sizlerle olacağım. Yeni Özgür Politika’nın tüm okurlarına saygı ve sevgilerimi sunarım. Y.Özgür Politika’daki tüm arkadaşlarıma da…