Bir teşekkür insanın ruhunu darmadağın etmez mi?
Bir gün boyunca gelen o teşekkürün içinde sıkıntılı sıkıntılı dolanırken elime yüzüme kanın bulaştığını görüyorum. Çocukların büyümüş gözbebekleri, yüzüne akan yaşların burunlarına hücum etmesi ve ağızlarından çıkan çığlığı tıkayan sümükleri. Titreyen bedenlerine rağmen parmakların barış işaretine becerikli bir şekilde dik durabilmesi… Henüz birkaç aylık olan bebeğin etrafında oynanan oyunları bilmeden kundağının kana boyanması…
Yetim bırakmaktan değil, yetim kalmaktan ölesiye korkan ana babaların, çocuklarına kalkan olmasına izin verilmeyen bir Kürt coğrafyasının yıkıntıları içerisinde yıkılmış bir ruhla o teşekkürü ettiren zalimlere tükürmek…
Ya da kendime-kendimize dönüp yüzüme-yüzümüze…
Çocuğunun ölüsünü alabilmek için, başındaki leçeği oklavaya geçirerek koşan bir annenin yürek yangınının içine dalıp alevlerin arasında sessizce kalmak. Bu yangını söndürmek için etraftan gelecek sesleri beklemek. Delik deşik olmuş duvarların içinden geçip kanla sulanmış evlerin iç feryadını bir teşekkürle dinlemek. Alır mı üzerimdeki-üzerimizdeki suçu? Ya yedi gün sokakta öldürülmüş bir annenin cenazesinin bekletilmesi... Anasının ölü bedenine yaklaşamayan bir çocuk, hiç mi rahatsız etmez? Yüz elli metre mesafeden korkuluk gibi köpekler ve kuşları kovmaya çalışarak anneciğinin kanlı bedenini koruyabilmek için, gözyaşları içine akan çocuğun acılı bekleyişi…
Sokağa çıkma yasağı, sadece sokaklar için değil, evlerin içini de kapsıyor. Başını pencereden uzatanlar vuruluyor. Pencereden uzak durmaya gayret edenleri sabah kahvaltısında, yer sofrasında avlıyor. Bir lokma ekmeği henüz ağzınıza almışken tank mermisiyle boğazınıza tıkamakla kalmıyor, kafanızı parçalıyor. Artık kurduğum-kuracağım-kuracağımız hiçbir sofra masum olamaz, gelen teşekkürle. Lokmalarıma kan karıştı. Bir parça peynirin, zeytinin içinde otuz sekiz yaşındaki Melek annenin kanı. Her çatalı batırdığımda, ağzıma götürdüğümde onun bir parçasını dişlerimin arasında çiğnerken üç çocuğun bakışlarının ok gibi gözlerimin içine saplanıp yüreğimi delişi… Su vanasını açmak isteyen bir kadının vurulduktan sonra acı içinde çırpınışına çare olamamak… İşkenceyle öldürülen oğlunun oyulmuş gözlerinin peşine düşmüş bir babanın, ''Oğlumun gözleri yoktu'' deyişi…
Oğlunuzun gözlerini aradınız mı hiç? Düşüncesi bile ne kadar korkunç değil mi?
Boşaltılsın isteniyor Kürt şehirleri. Tek bir insan kalmasın.
Bir ırkı yok etmek, yok ederken tüm izlerini de silmek...
Bebekleri terörist ilan etmek…
Tek adam, tek güç hayalini kurabilmek sanrısıyla; şehirleri parçalayarak, insanları öldürerek, Kürt halkını yok edebileceğine aldanıyor. Bunu tetikleyen de biz batıda yaşayanlarız. Bir diktatörün hayallerinin gerçekleşmesine, taa en başından beri seslerimizi keserek hatta izleyerek, gerekirse görmemiş gibi yaparak destekledik.
Gerçekten masum muyuz? Hiç mi suçlu değiliz?
Suçu üzerimizden atmak için dikkat kesilerek, Kürtlerin açığını aramaya kalkmamız da bundan değil mi? Ölenlerin çığlığına değil de bir kütüphanenin yanan çığlığına, okulları karargah yapanlara değil de, yanan okula dikleniriz sadece. Yüzlerce yıl ayakta kalmış, dünya mirası diye ilan edilmiş Sur’un, bir tarihin yok edilişine de bakabiliriz. Amed’in, top mermileriyle aldığı darbelerle, ağrıdan çatırdayan yıkılışına kulaklarımızı da tıkarız. Neden-sonuç ilişkisini savarız başımızdan. Sorularla işimiz olmaz zaten. Hemen vicdanlarımıza kılıf geçiririz. Sosyal medyada, ''Yasak yokmuş, neden evde kahvaltı yaptılar ki'' diyecek kadar da fütursuzca ileri gidebiliriz.
Tek adam, tek güç bilir işini. O, vicdanlarımızdaki ufacık çatlakları haklılık harcıyla nasıl sıvayacağını da bilir. Çocuklar nerede doğmuş olursa olsun, hangi ırkın giysisi üzerlerine giydirilmiş olursa olsun bizimdir, çocuktur onlar. Askerler de bizim doğurduklarımız. Bizi bize kırdırmak için atar zalim önümüze-arkamıza çocuklarımızı. Asker çocuklarımız tek adamın oyununda piyon olur, kardeşini öldürür-öldürülür. Kürtler neden öldürülüyor sorusunun cevabı da bizlere böylece verilmiş olur. Neden öldü çocuklarımız diye soran asker aileleri de vatan hainliğiyle sınandıkları için artık içlerinden feryat ederler. Suskunlar ülkesinden güç alan tek adamın bir el hareketiyle, bombaların, kocaman mermilerin sayısı her gün artarak Kürt şehirlerinin üzerine yağmaya devam eder, bizim gibi ikircikli izleyicilerin bakışlarının arasında.
Canhıraş evini terk edenler, işsiz-aşsız kalanlar, sütü kesilen analar, ''Gidecek bir yerim yok ki, nereye gideyim'' diyenler. Burası memleketim bırakamam, sonuna kadar mücadele edeceğim diye diye öldürülenler…
Barışın bir düş olduğunu artık görenler…
Barış diyen bir avuç aydını, ''terörist, vatan haini'' diyerek hedef gösterenler...
Ölmek mi zor, kalmak mı? Yoksa gitmek mi?
Ya da susmaya devam etmek mi?
İşte bu dört soru sancılarıyla karışır birbirine.
Dört sorunun içerisinde bu zulme karşı çıkan, Prometheuslar da vardır.'' Zalim tahtından düşmedikçe bu işkencelerin sonu yoktur'' der yüzyıllardır.
Yok edilen biziz, o, bu, şu değil, insan insan diye.
Hep bir ağızdan ne zaman bağıracağız?
Yeter artık! Barış hemen şimdi diye…
Şimdi barış demesek, o silahlar bize çevrildiğinde, oğullarımızın-kızlarımızın cesetlerinden sökülmüş gözlerin peşine düşeceğiz.
Not: (Bu teşekkürün nerden neden geldiğini hiçbir zaman yazmayacağım. Ancak bir teşekkürün yakıcılığını benim gibi sancıları artanlar bilecekler.)