Gece, bir telefon sesiyle uykumdan fırladım. Telefonun diğer ucundaki ses, “Tabii ki iyi bir haber vermeyeceğim” diyerek başladı söze. “Nihat’ı biraz önce evden alıp Vatan Emniyeti’ne götürdüler” dedi. 

İnsan Hakları Derneği Hapishane Komisyonu üyesi Nihat; uzun yıllar hapis yatmış, ölüm orucu nedeniyle ileri derecede wernike korsakof sendromuna yakalanmış, ama tüm zorluklarına rağmen hayata sevgiyle, özveriyle tutunmayı, çevresine güzellik aşılamayı becerebilen nadir insanlardan. Üç avukat arkadaş ve sonra iki gazeteci ve derken gözaltı listesinde yaklaşık 25 kişi olduğunu öğrendiğimizde gün yeni ışımıştı.

İletişim Yayınları sahibi Osman Kavala’nın gözaltına alındığı haberiyle vardığımız gecenin saat 03.14’ünde Nihat’la devam eden hikayesinde öğleni devirdik ama gözaltındakilerle görüşemedik. Çünkü 24 saat boyunca avukatlara kısıtlama kararı var. Sonrasında görüp göremeyeceğimiz ise emniyetin hakkımızda vereceği karara bağlı. Çünkü yasaklı listesine adımızı yazmaları için hukuki hiçbir gerekçeye ihtiyaçları yok. 

Nitekim; Nuriye ve Semih’in de savunmasını üstlenen 14 avukatın tutuklandığı soruşturmada 109 avukat müdafilik görevinden keyfi olarak yasaklanmıştı, hatırlarsınız. Bir benzerinin yaşanmayacağını kimse söyleyemez ama yaşanabileceğini herkes söyleyebilir. 

Dün de gözaltılarla yatıp gözaltılarla kalktık pek çok gün olduğu gibi. Ama bu kadar değil ki; dün Şırnak’ta üç askerin şüpheli ölümünü konuşuyorduk, bu sabah Urfa’da üç çocuğun şüpheli ölümü gündeme düştü ve dahası, dahası… Ve herkes daha kötüsünün yaşanabileceğinden neredeyse emin. 

Bunları yazarken derdim felaket tellallığı değil, aslında bir yandan yaşadıklarımızı anlamaya çalışıyorum bir yandan da çıkış için yol arıyorum. 

Çünkü bugün içinde bulunduğumuz maddi koşulların belki daha ağırlarını yaşadık ama moral çöküntüsünün, umutsuzluğun, teslim olma halinin bu kadar yaygın ve derin yaşandığı başka bir dönem yok. Ve bu günkü baskı politikalarının özellikle toplumu bütün halinde ve her anlamda teslim alma üzerine kurulduğu çok açık.

Sistemli baskı politikalarının neden olduğu pek çok sorun var, ama öğrenilmiş çaresizlik en önemlisi bence. Çünkü öğrenilmiş çaresizlik sadece bireyi ilgilendirmez hatta daha çok toplumu hedefine koyar, onu ilgilendirir ve bireyi de bağlar. Hem psikoloji hem de sosyolojinin ilgi alanına giren bu konuda kazığa bağlanan yavru fil deneyini de hatırlayacak olanınız çokçadır. O fil büyür, kazıktan kurtulması bir fiskesine bağlıdır ama çaresizliği öğrenmiştir artık ve üflese devireceği kazığa teslim olarak sürdürür yaşamını. 

O fil kadar değilsek de kurtulma umudunu hızla kaybettiğimize dair veriler artıyor. Çaresizliğe düşmemenin yollarını bulmak hayatımızı kurtaracak. Bu yüzden; ne yaşadığımıza en çok da bu tehlike üzerinden odaklanmalı, bu tehlikeyi bertaraf edecek karşı politikalar ve eylem planları yapabilmeli, yaşadığımız olayların yol açtığı fiziki ve ruhsal ağırlıklar yerine, moral değerleri yükseltecek eylem ve etkinliklere odaklanmalıyız diye düşünüyorum. Ulaşılması neredeyse imkansız hedeflere kilitlenip başarısızlığa uğramaktansa, ulaşılabilir hedeflerle küçük de olsa yol almayı başararak, çaresizliğe düşmeden yürümeliyiz mesela. 

Dalgalı ve dalgasıyla insanı açığa çeken denizler vardır. Hele bir de taşlıksa kıyı vay halinize. Su dizlerinize kadardır ama dalga o kadar kuvvetli ve sık gelir ki sudan çıkana kadar onlarca kere sizi yere vurur. Her düşüşte kanayan yerlerinizi değil de her kalkışı zafer gibi görmek kurtarırı sizi. Onlarca kez kalkar onlarca kez düşersiniz. Yara bere içinde ve yorgun ama çıkarsınız sudan.