Kürdistan artık normal koşullarda yönetilmiyordu. Bölgeye özel ve süper valiler atanmış, kolluk güçlerinin görev ve yetkileri askeri makamlara geçmiş, temel hak ve özgürlükler sınırlanmış, hatta rafa kaldırılmıştı. Askeri Mahkemeler’in adı DGM olmuş. Ve davaların hemen tümü Askeri Mahkemelerde bakılıyordu, kısaca her şey kitabına uydurulmuştu… Yapılan uygulamalara tepki koyanlara “terörist” diyorlar, hukuksuzluğun adına da “terörle mücadele” adını koyuyorlardı. Faili meçhullerin, sinsi katliamların hüküm sürdüğü, insanların köklerinden koparıldığı hallerdi o haller...
Terörle mücadelede, güvenlik güçlerine yardımcı olmak ve kendilerini korumak adına, bir kısım halk silahlandırılıyor, “Köy Kanunu”nun 74. maddesine dayanılarak çıkarılan “Koruculuk Sistemi”, OHAL uygulamasıyla genişletiliyor ve kardeşi kardeşe karşı silahlandırıyorlardı. Hiçbir şey, ateş kuyularına atılmak dahil, Kürt sorunun çözümü için, Kürtleri sindirmek için çare değildi. Kürtlerin gün geçtikçe dirençleri sonucu, onca acı, onca insan ve zaman kaybından sonra, OHAL’i kaldırma yoluna gittiler. Göreli olarak OHAL’i kaldırdıklarını söyleyenler, (aslında hiçbir zaman OHAL kalkmadı) bölgedeki vatandaşların can güvenliğini sağlamak adına, tabancaları ve uzun namlulu silahlara ruhsat verdiler. İşte o andan itibaren de silahlanan güçlerin, her alanda at koşturmalarını düze çıkardılar. Güvenlik güçlerinin “askerlerin” bölge genelinde ve özellikle ‘sınır ötesi’nde “terör” bahane edilerek gerçekleştirdiği operasyonlar, halka yapılan uygulamalar, vatansever, ‘kahraman Yeşiller’in yaptıkları hala hafızalarımızda ve vicdanlarımızda kara bir leke olarak durmaktadır.
Bugüne geldiğimizde değişen pek bir şey olmadı. Birileri elleri hep tetikte nöbet bekliyor. Kana doymuyor, donanımlı silahları ve hiç bitmeyen öfkeleriyle. O günden bugüne silahlı çatışma alanlarında oluk oluk kan akıtıyorlar… Roboskî’de çoğu çocuk, 34 kişiyi katlediyorlar. Katilleri bulmak yerine tepki gösterenleri yıldırma, sindirme politikası uyguluyorlar. Sivil siyasi alanlarda ise operasyon üzerine operasyonlar düzenleyerek, meşru zeminde siyaset yapanları zindanlara dolduruyorlar. Özel Yetkili Mahkemeler eliyle ceza üzerine ceza veriyorlar. Kitle gösterilerini yasaklıyor, yakaladıkları genç, çocuk, kadın, yaşlı, haklı, haksız demeden komik gerekçelerle onlarca yıllık cezalarla ömürleri tüketiyorlar. KCK adı altında sürdürülen tutuklamalar ise hiç bitmiyor, Kürt halkının üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallanıp duruyor.
AKP, Kürtlere “toplu savaş” ilan etti. Hapishanelere doldurulan siyasetçilere, çocuklara kötü muamele almış başını gidiyor. İnsan hakları savunucuları bu uygulamaların OHAL’i aratır hale geldiğini belirtiyorlar.
AKP Kürt meselesini çözmek istemiyor. Sonuç alamayacağını bile bile, onlarca askerin katıldığı, savaş uçaklarıyla dağı taşı bombalayıp, ormanları yakarak, uluslararası savaş kurallarını hiçe sayarak, yıllardır sürdürdüğü kirli savaşla Kürt halkının direngenliğini kıramayacağını anlamak istemiyor. Bir yandan görüşmeler sürdürürken diğer yandan sindirme, imha politikaları uyguluyor. Sürekli gündem değiştiriyor, bir idam meselesini gündeme getirip tehdit ediyor, bir BDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını… Olanlar, Erdoğan’ın tek adam, tek devlet algısını pekiştirme isteği, sıkışmışlığının göstergesi ve OHAL’in bugünkü hale yansımasından başka bir şey değil.
OHAL’in bu hali!
Bölgenin hemen her yerinde 12 Eylül hukuku hüküm sürüyordu, onunla yetinilmedi, var olan yasalar da rafa kaldırıldı. Bakanlar Kurulu toplandı; 19 Temmuz 1987’de, 285 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile “Olağanüstü Hal” ilan edildi. Bu uygulama ilk kez, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Bingöl, Diyarbakır, Elazığ, Hakkarı, Mardin, Siirt, Tunceli ve Van’da başlatıldı, Adıyaman, Bitlis ve Muş da mücavir alan ilan edilerek uygulamanın içersine dahil olundu.. O günlerde var olan yasalara bile uyulmadı, dedim ya hukuk tamamen rafa kaldırılıp; “gerekli şartlar oluştuğunda” en fazla 4 ay uzatılabilen “Kanun Hükmündeki Kararname” 46 kez uzatıldı.