Batı tarihçiliğinde, yakın geçmişe kadar 1. Dünya Savaşı denilince, genel olarak savaşın Batı cephesi üzerinde yoğunlaşılır. Sanki bu savaş İngiltere, Fransa ve Almanya’nın (ve de ABD’nin) savaşıdır, gerisi ise teferruattan ibarettir!
Ericque Maria Remarque’ın Ahmed Arpad’ın harika çevirisi, bu günlerde Everest yayınevi tarafından yeniden basılan kült romanı ile ifade edecek olursak, “Doğu Cephesinde Bir Yok!” tu aslında. Kitle imha silahlarının da devreye sokulduğu, siper savaşlarının batağında saplanıp kalmıştır savaş.
İkinci derece önemli olan ise doğu cephesidir. Orası da II. Reich yanında Güney İmparatorluğu'nun (Avusturya-Macaristan) Rus Çarlığı ile savaşından ibarettir.
Güneydoğu cephesinde ise, Osmanlı İmparatorluğu ile önemli olan savaş, Çanakkale’den ibarettir.
Irak cephesi, Mısır cephesi karanlıkta kalır. Sadece İngiliz/Hint ordusunun Kut al Amara’daki yenilgisi ortaya çıkar. Dünya Savaşı sırasındaki Alman-Türk ilişkileri ise iyice gölgede kalmıştır. Sınırlı sayıda çalışma vardı bu alanda da. Daha çok da emperyalizm konsepti ile DDR’li akademisyenler tarafından yapılmıştı bazı çalışmalar.
1976 yılında, Lothar Rathman’ın “Berlin-Bağdat” adlı kitabını “Alman Emperyalizminin Türkiye’ye Girişi” adlı kitabını tercüme ettiğimde, bu alanda hiçbir çalışma yoktu. Nitekim yayınlandığında Mete Tunçay tarafından, bir ilk olarak övgüyle karşılanacaktı. Türkçe'de, bizim akademik camiada ise kısa bir süre sonra İlber Ortaylı Alman-Türk ilişkileri üzerine yoğunlaşmaya başlayacaktı.
Bu durum, batılı akademik çevrelerde 1.Dünya Savaşı'nın 100. yılının yaklaşması ile birlikte değişmeye başladı. Çünkü sanki tarih yeniden başladığı noktaya dönmüştü. Aslında 1. Dünya Savaşı'nı ile başlayan süreç, 1917 Ekim Devrimi ile kesintiye uğramıştı. Ve Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra doğan vakum, boşluk alanı, tarihi son 25 yıl içinde adeta 1. Dünya Savaşı öncesi ortama geri döndürdü.
Özellikle Irak Savaşı, Suriye İç Savaşı, Türkiye’nin bölgesel bir güç olma çabaları, Halifelik mührüne sahip olduğunu iddia eden bir İslam Devleti'nin yükselişi, tarihsel imgelemi ilk kez yoğun bir biçimde, 1. Dünya Savaşını güneydoğu cephesine yöneltti.
Tarih boşluk affetmez, çözülmemiş ne kadar sorun var ise getirir önünüze koyar. Tarihsel imgelemin bu yöreye yönelmesi, belki Kemalist Türkiye’nin yükseldiği uluslararası koşulların da daha iyi çözümlenmesine yardımcı olacaktır.
Mutlaka Türkçe'ye kazandırılması gereken, şu sıralarda yayınlanmış, yada yayınlanmak üzere olan bir dizi kitap var şu sıralarda gündemde.
Örneğin, Ian Rutledge’nin “Enemy on the Euphrates: The British Occupation of Iraq and the Great Arab Revolt 1914-1921” (Fırat Kıyısındaki Düşman: Irak’ın İngilizler Tarafından İşgali ve Büyük Arap İsyanı, 1914-21) adlı kitabını okuduğunuzda, 1920 yılında Kürdistan’dan başlayıp, Şii aşiretlerin isyanının bütün güneyi bir yangın gibi sarmasını ve Sünni aşiretlerin de ayaklanışının öyküsünü, okuyunca, 1921 yılında Londra’nın neden Ankara ile görüşme süreci başlatmış olduğunu, neden Malta’da Ermeni tehcirinden ötürü “insanlığa karşı suç” iddiası ile gözaltına aldığı İttihatçıları serbest bıraktığını daha iyi algılayabilirsiniz.
Bir dönem Ankara’da Bilkent Üniversitesinde de ders vermiş olan Sean McMeekin’in “The Berlin-Baghdad Express:The Ottoman Empire and Germany's Bid for World Power” adlı Harvard Üniversitesi tarafından yayınlanan kitabını okur iseniz, II. Abdülhamit ve II. Wilhelm arasında daha 1880’lerde başlayan oriyantalist/cihatist “aşkı” irdeler. Ve 1914 yılında ilan olunan Alman/Türk “cihat”ının, İngiliz ve Fransız ve de Rus sömürge imparatorlukları açısından nasıl bir “tehdit” oluşturduğunu daha iyi anlarsınız.
Yani, ABD’den önce “cihatizmi” rakip dünya güçlerine karşı bir “silah” olarak kullanma “şerefinin” Alman militarizmine ait olduğunu da algılarsınız.
Mesela şu sıralarda çıkan bir başka kitap da, Almanya’nın Afganistan’daki cihatist girişimlerini anlatıyor: Jules Stewart, ”The Kaiser's Mission to Kabul: A Secret Expedition to Afghanistan in World War I” (Kayzer’in Kabil Misyonu: 1. Dünya Savaşı Sırasında Düzenlenen Gizli Afganistan Seferi).
Buna paralel olarak bir başka okuma yaparsanız, İngiliz İmparatorluğunun “Hilafet” korkusunun köklerini daha iyi algılarsınız: “ Russell McGuirk, “The Sanusi's Little War: The Amazing Story of a Forgotten Conflict in the Western Desert, 1915-1917” (Şeyh Sanusi’nin Küçük Savaşı: Batı Çölünde Unutulmuş Bir Savaşın Hayranlık Yaratan Öyküsü). Bu kitabı okuduğunuzda, Şeyhin İskenderiye’ye kadar yaklaşmayı başardığı ve İngiliz sömürge ordusu için Cemal Paşa ile oryantalist Alman generallerinin bir komediye dönüşen Kanal Operasyonu'ndan çok daha büyük bir tehdit oluşturduğunu görürsünüz. İtalya işgaline karşı, Şeyh Sanusi ile omuz omuza gerilla savaşı vermişti, Mustafa Kemal ve diğer bazı İttihatçı genç subaylar. Sonra, Şeyh Sanusi, Osmanlı cihat ilan edince, bu kararı ciddiye almış, İtalyanları bırakıp, doğuya İngiliz ordusuna yönelmişti.
Belki Libya’da kalıp, orada savaşa devam etse, İtalyanları hezimete uğratacaktı.
Elin Almanı Cihatist olur da kaşarlanmış kolonyalist İngiliz durur mu?
O daha başarılı çıktı, Peygamberin ahvadı ile bağ kurarak, daha başarılı olan bir gerilla savaşı örneği yaratarak, Lawrence’in usta rejisi ile Arap çöllerini tutuşturdu.
Ama Araplara ihanet edip, Suriye’yi satıp Irak’ı işgal edince, bu kez “cihat” silahı Kemalistlerin eline geçmiş oldu.
Kemalistleri bütün Arap dünyasında ve Kürtler arasında sempatik kılan, İngilizlerin İstanbul’daki Meclis’i basıp dağıtarak meşruluk kazandırdıkları Ankara Hükümeti'nin, ilan ettiği ”Halifeyi” kurtarma sözü ve ideali idi.
İngiliz ve Fransız sömürgeciliği büyük lokma yutmuştu, yani kadim Ortadoğu’yu… Hazmı kolay değildi. Bir yanda Rusya’da destek verdikleri iç savaş bütün ülkeyi tutuştururken, kendilerinin başı Ortadoğu yangını ile derde girmişti.
Bu Kemalist Ankara için altın tepside sunulmuş bir fırsattı.
Yani iki büyük dünya gücü ile çatışmadan, uzlaşarak, ülkeyi kurtarma, Kürdistan’ın en büyük parçasını alma fırsatı.
Ancak bu büyük uzlaşma küçük görünen bir ayrıntı vardı:
Arap direnişini, hadi satmak demeyelim de,yalnız bırakmak; Fransız ve İngiliz asker güçlerinin isyanı bastırmasını kolaylaştırmak;
Nihai kalıcı anlaşma için ise, Halifelik kurumunun kaldırılması. Halifenin kellesi de, Ankara’nın Londra’ya altın tepside sunacağı bir hediye olacaktı. İngiliz sömürge imparatorluğuna tehdit oluşturma potansiyeli taşıyan bir kurum artık ortadan kalkacak, onun maddi olmasa da manevi olarak birleştirici gücü silinmiş olacaktı.
Ve bunun için de Siyasi İslam Kemalistleri asla affetmeyecekti. Öte yandan Kürtler ile Ankara arasında, “Halifeyi kurtarma” ideali çerçevesinde oluşmuş olan siyasal uzlaşı da son bulacak, 1925 isyanı ile Kürtler “din birliği temelinde yapılan akit”in son bulduğunu, kendi yollarında yürüyeceklerini ilan edeceklerdi.  
Sonuç olarak, İttihat yönetiminde batan imparatorluktan, Kemalist Ankara’nin ebeliği ile, nurtopu gibi bir bebek aynı zamanda bir modernleşme modeli olarak, alkışlarla yükselecekti, Osmanlı Türkiye’si savaştan yenik olarak çıkmış, ama Kemalist Ankara, 1. Dünya Savaşı'nın kazananları arasında yer almayı başaracaktı. Dünya dengesini iyi takip etmesi ve nerede uzlaşacağına iyi karar vermesi sayesinde.
Türkiye, artık Batının “iyi” çocuğuydu.
Ama sadece İngiliz/Fransız cephesi açısından değil. Nazilerin teslimiyetçi olarak mahkum ettiği Weimar Cumhuriyeti'nde de, Türkiye’ye hayranlıkla bakılıyordu. Hayranlardan biri de, Adolf Hitler'di.
Teslimiyetçi Sevr Anlaşması'nı çöpe atmayı Türkler başardığı, ağır şartları kabul eden Weimar Cumhuriyeti ise bunu başaramadığı için.
Buna ilişkin kaynakları ve Nazilerle yükselen yeni Cihatçı dalgayı ise, diğer yazımızda ele alalım. Almanya cihatizmi 2. dünya savaşında da kullanmaya çalıştı.
Soğuk Savaş döneminde bu silahı yeni üstün dünya gücü ABD devraldı. Avustralya’nın bumerang silahı gibi, cihatizm geri gelip kendilerini vurdu.
Almanya ise belki bu bumerang etkisini, ülkede yükselen siyasal İslam akımları ile yeni yeni hissetmektedir.