Bizden önceki çağların üç hafızası vardır en azından benim kabul ettiğim diyeyim. Biri Antik Yunan, diğeri İskenderiye Üçüncüsü ise Rönesans’tır. Ne yazık ki Hümanistik insan yaklaşımı olan bu üç hafıza merkezinin de sonu hazinle bitmiştir. Bu hazin sonlardan beni en çok etkileyen İskenderiye ve Rönesans’tır. Biri o dönemin Hıristiyanlık ve İslam anlayışının hışmına diğeri ise Hıristiyanlığın yani kilisenin hışmına uğramıştır.
Bilindiği gibi İskenderiye bir zamanlar bilimin ve felsefenin merkeziydi. Öyle ki İskenderiye limanına giren herkes eğer yanında kitap varsa o kitabın ya da metnin orijinalini kütüphaneye verir bir kopyası papirüsler üzerine yazılarak kendisine iade edilirdi. İskenderiye bu zenginliğini zamanla piskoposlar arasındaki mücadeleye ve İ.S 641 yılındaki Arap işgaliyle kaybetmişti. Emir Amr İbnü’l-As şehri ele geçirdiğinde Halife Ömer’e haber gönderir ve buradaki kitapları ne yapalım der: Gelen cevap şöyledir. “Eğer kitapların içerikleri Allah’ın kitabıyla uyuşuyorsa, onlar olmadan da yapabiliriz, çünkü öyle bir durumda Allah’ın kitabı yeter de artar bile. Diğer yandan, eğer Allah’ın kitabıyla uyuşmayan bilgiler içeriyorsa da onları saklamanın bir anlamı yoktur. Öyleyse, durmayın, yok edin onları”. Söylenir ki ele geçirilen kitaplar halka dağıtılır ve halk bunlarla hem ısınır hem de fırınlarda bu kağıtlarla ekmek pişirir ve yine söylenir ki bu tam bir ay boyunca sürer. Öyle sanırım ki bu yıkıcılık ve kundakçılık İslamiyet’i sakat bırakmıştır. Bu örneği daha önce vermiştim yine veriyorum zira bunları daima anımsamalıyız diye düşünüyorum.
Hıristiyanlığı sakat bırakan olay da Giardano’nun kemiklerinin giyotin tezgahında kırılırken Galileo’nun yan odada onun kemik seslerini dinleyip “Dünya dönmüyor” demesiydi. Rönesans felsefesinin ateşini yakan ve bunun bedelini diri diri yakılarak ödeyen Giardano Bruno hakikatle ilgili şöyle demişti; “Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.”
Belki de bu iki hazin son olmasaydı bugün bizler “sürekli savaş” yerine “sürekli barışı” nasıl sağlarız üzerine konuşurduk. Ne yazık ki artık savaşın olduğu bu ülkede de istikrardan, insan haklarından, düşünce özgürlüğünden ve hukuktan söz etmek ahmaklıktan başka bir şey olmasa gerek. İktidar ve iktidara muhalif gazeteciler, yazarlar, aydınlar, bilim insanları birer birer tutuklanıyor, televizyon kanalları kapatılıyor. Sansür hız kesmiyor. Metropollerin göbeğinde kafeteryalar basılıyor, alkol aldınız diye insanlar yaka paça dövülüyor. Oruç tutmayanlara öfke ve kin besleniyor. Sokaklara dökülmek için karanlığın içinde beslenen Hanibal ruhlu ilkel vahşileri saymıyorum bile. Eminim ki “Durun bunlar daha iyi günleriniz” diye bağıranların da güvendiği yine bu Haniballer olsa gerek.
Bunlar bizim iyi günlerimiz değil çünkü biz daha kötü günler de gördük. Dünyanın hafızasının talan edildiği günleri, Adolf’un gaz odalarını, sokaklarda gündüz ortasında tek kurşunla öldürülen canların kan kokusunu unutmadık. Unutmayacağız da daha fazla ne yapabilirsiniz ki? Geriye sadece hepimizi toptan öldürmek kaldı. Buyurun onu da yapın. Ama unutmayın ki tarihin hafızası sizi katil sürüsü olarak yazacak. İstersiniz ilkel IŞ(İD) barbarlarından on tane ordu daha kurun bu değişmeyecek. Sizler ne bir Antik Yunan ne bir İskenderiye ne de bir Rönesans yaratabildiniz. Mezarınıza kanlı ellerinizle gömüldünüz, insanlar mezarlarınızın önünden geçerken hep lanetledi ve mezarınıza tükürdü çoğunuz ya gizli gömüldünüz ya da gömüldüğünüz yerde bile korkudan yandaşlarınız mezarlarınızın başına koruyucu diktiler.
Öldürün bizi! Daha çok öldürün. Ama ne yarattığımız Antik Yunanı ne İskenderiye’yi ne de Rönesans ve onun hafızasını yok edebilirsiniz.