Geçen haftanın en büyük gündemi olimpiyatlardı. Suriye’ye saldırı, doların 2 liralardan her geçen gün daha yukarılara tırmanıyor olması, benzinin yeni yeni rekorlara ulaşan zamları ve hatta gerillanın geri çekilişini durdurması filan değil. Zaten halk gösterileri, katledilmeleri, tecavüzler çok ender durumlar hariç, hiçbir zaman gündem olamadı.

Olimpiyat oyunlarının oylaması, bütün yurtta ve yavru vatan Kıbrıs’ta, helecanla, sanki bir Erevizyon şarkı yarışması, finali seyrediyormuş havasında izlendi. Sanırım Amerikan filmlerinin hepsinde olan, kahramanların bir şeyi kazanması anı sahnelerinin bize öğrettiği bir duygu bu. Bir Rocky filmi, son raundu gibi. Herkes soluğunu kesiyor, tutuyor. El ele veriyoruz bütün yurt ve yavru vatan Kıbrıs, ve, ve, ve Madrit’i beraberliğin ardından, uzatmalarda geçiyoruz. Tanrım bu ne mutluluk. 'Ağlamak istiyorum. Ağlamak istiyorum’ yine bir Avrupa maçında gol atıldıktan sonra spikerin meşhur çığlığı gibi. Sonra Tokyo karşısında hüzünlü bir yenilgi ki bu da büyük başarıymış başbakanımız söyledi.
Tam bir Amerikan filmi finali, bir galibiyet ve son dakika hüznü. Olsun, olsun, olsun…-hüznünüz oranında çoğaltın bu 'olsun’ları.- Ülkemiz için tam bu günlerde ihtiyacımız olduğu bir galibiyetti. –Fatih Terim gene böyle söyledi. Romanya maçından sonra. Niye benim böyle bir galibiyete ihtiyacım var hiç anlamıyorum. Bütün ömrüm boyunca da duydum bunu. Muhtemel benzin zammı acısını filan azaltıyor olabilir. Hem kırıldım Fatih’e yavru vatandan bahsetmedi. Onların da ihtiyacı vardı belki.- Japonlar ise bir sevindi sormayın. Sevinçlerinden bir an olsun fotoğraf çekmeyi bile bıraktılar diyebilirim. Düşünün o kadar yani…
Bense kesinlikle, bakanın o kınaya ilişkin sözlerinin, muhataplarından biriydim. Kıça kına yakılmasının ne sakıncası olduğunu da bilemiyorum, göstermek gibi bir fikriniz olmadığı sürece. Devlet Bahçeli de "Göz göre göre sevinecek hiçbir vatan evladı yoktur" dedi ya. Başka bir mutluluk sardı benliğimi. Onun vatanın evladı olmamak bile, tek başına çok güzel. Yalnız üzüldüğüm şeyler de oldu doğrusu. Mesela Japonlara çok üzüldüm, özellikle Tokyolu'lara. Tokyo’da ev kiralarının çok çok pahalı olmasından, sürekli işleri olmadıkları için depozit veremediklerinden ev kiralayamayanlara, bu yüzden AVM’lerin oturma grupları üzerinde oturarak uyuyanlara, Kütüphane de kitap okuyormuş gibi uyuklayanlara, 3 gün uykusuzluktan sonra şehir dışında ki evine gidip bir gün uyuyup tekrar kente iş aramak, çalışmak ve uyumamak için dönenlere, arada bir iş bulduklarında 1.5 metreye 2 metre boyutlarında, uyku çekmecelerini, günlük ya da saatlik kiralayarak ancak uyuyabilenlere çok üzüldüm. Artık çekmeceler daha da küçülecek, daha da ötelere sürülecekler. Her metro istasyonunun başında beyaz eldivenle duran metro görevlilerinin de işi, daha zorlaştı. Bu sürgünden sonra, metroya binen, daha çok insanı daha da fazla içeri iterek, sıkıştırmak zorunda kalacaklar.  
Ülkemizin üzüntüsünü bilemeyen ABD’nin finans gazetesi Wall Street Journal, her zamanki finansal iyimserliği içinde Japonların sevincini açıklıyor; Japonya’nın ekonomik olarak yeni kurtuluşu; Olimpiyatlar! Böylece olimpiyat yatırımlarıyla Japonlar krizden çıkacaklarmış. Bunu okuyan bizimkiler bir kez daha üzülmüşlerdir mutlaka. Analize göre işsizlik azalacak ve Tokyo 1964 olimpiyatlarından sonra olduğu gibi şahlanacakmış. Bu arada toplamında 10 milyar Dolarlık söz konusu yatırımın Japon ekonomisinin sadece 0.2'si olduğunu da yazmış, yani yüzde biri bile değil, ama bu oranın nasıl şahlandıracağına değinmemiş.
Yalnız Japon Başbakanı Shinzo Abe’nin moral değerlere önem verdiğini, -siz bunu gaz vermek diye anlayın- konuşmasında da "Tokyo’nun zaferi, eğer kalplerimizi birleştirirsek, rüyalarımızı gerçekleştirebileceğimizi gösteriyor." Dediğini yazıyor. Bakın, tam bir Hollywood filmi yine. Ardından da neoliberal politikaları öneren bu analiz, olimpiyat karambolunda, emekçilerin sırtına daha da yüklenen, yeni vergi yasasını da geçirebileceğini hatırlatıyor.
 Yani özetle 'Olimpiyat oyunları ilginçtir; Atletler koşar, yüksek atlar, uzun atlar, disk atar, boks yapar, güreşir, yüzer ama hep müteahhitler kazanır.’