Mehmet YÜKSEL
Varlık ve oluş birbiriyle çok yakından bağlantılı iki kavram, hatta kavramlar dizinidir. Çünkü bu iki kavram kendileriyle beraber tanımlanmayı gerektiren birçok yeni kavram da açığa çıkartıyor. Varlık-zaman = oluş-bilinç işte bu denklem yaşamın döngüsünü açıklayan en yalın ifadedir.
Felsefe yüzyıllardır varlık üzerine araştırmalar yapıp tezler ortaya atsa da, hala varlığı tam olarak aydınlatamadığı için merak konusu olmaktan da çıkaramamıştır. Varlığı tanımlamak için zaman kavramının da ele alınması bu döngüde hayati önem taşır. Zaman, tamamiyle varlıkla bağlantılı olmakla beraber ikisi arasındaki ilişki de oluşu açığa çıkarır, bu durumda varlık ve zaman oluşu doğurur. Varlığın sürmesi oluşla mümkünken, oluşun gerçekleşmesi için ise zaman mihenk taşı görevini görmektedir. Oluşum haline gelmek ise evrimin son halkası olan bilincin gerçekleşmesidir. Artık canlı, yani hakikat bilinçle sıvanarak form kazanmış, farklılığını yaratmıştır. Geriye kalan ise varlık ve zamanın macerasının başlaması, yani bilincin işlev kazanması ve insanlığa sunulmasıdır. Artık kendini tamamlamış ve kendi olmaktan çıkıp toplumsallaşıp, evrenselleşmiş olan bir varlık yani varoluş açığa çıkmıştır.
Varlık, insan açısından yaşamın kendisi veyahut ahlaki duruşun ikizi anlamlarını taşır. Bir yerde insanın varlığının tartışmaya konulması demek o insanın küçültülmesi cüceleştirilmesi demektir. Fakat bugün yaşadığımız koşullarda insanın varlığının yerini Devletin bekası, varlığını devam ettirmesi için, içinde bulunulan çevreyle ilişkilerini düzenleyen hak, adalet ve hukukun yerini bireyin ya da tekellerin çıkarları almıştır. Öyle ki modern Dehaklar sadece kendi yaşamlarının devamı için binlerce can alıp, kendini yaşatır kılmaktadırlar. Yani insanın varlığı insan olduğu için önem arz etmek yerine, sağladığı kar oranında önemlidir. Varlığıyla değil neden var olması gerektiği bakış açısıyla ele alındığı için insan bir metadan fazla bir değer ifade etmemektedir.
Son açıklanan verilere göre, Türkiye de Haziran ayında yaşamını kaybeden işçi sayısı 149; bunlardan 9’u kadın, 140’ı erkek, 2’si 14 yaşın altında olmak üzere 6’sı çocuktur. 2018’in son altı ayında ise yaşanan işçi ölümleri 907’dir. İşçi ölümleri Türkiye’de her geçen gün artmakta ve bu ölümlerin içinde kadın ve çocuk sayısı ise azımsanmayacak bir yer tutmaktadır. İşçilik adıyla bir sektörün varlığı dahi o yerde emek sömürüsünün varlığının en büyük kanıtını oluşturmaktadır. Kapitalist sistemin modern dünyasında, fayda verecek şeyler ve faydalanacak kişiler perdeli bir sınıf anlayışıyla kendi ideolojisini kurgular ve de uygularlar. Bu ideoloji doğrultusunda yapılacak her şey mubahtır ve sonucunda yaşanan hiçbir şey (özellikle olumsuzluklar) tartıştırılamaz. Tartıştırılmaması için de kılıfına bir güzel uyduruluyor. Ölen işçilerden 147’si sendikasız, 2’si ise sendikalıydı ve bu ölümlerden 6’sı ise çocuk, yani usulsüz olarak çalıştırılıyordu. Fakat bunlara rağmen bunun hesabını soracak bir devlet mekanizması olmadığı için bu ölümlerin önü alınmadığı gibi her geçen gün bu sayı artmaktadır, yani caydırıcı tedbir ve cezalar uygulanmadığı için meşrulaştırılmaktadır.
Son beş yılda yaşanan işçi ölümleri içinde kadın sayısı ise 580’dir. Hayatını kaybeden kadın işçilerden yüzde doksanından fazlası sendikasız, yüzde yetmiş beşi ise kayıt dışı biçimde güvencesiz çalıştırılan emekçilerdir. Kadın işçilerin en yüksek oranda hayatını kaybettiği işkolu yüzde 55 oranla tarım alanı olmuştur. Kadınlar tarlaya çalışmaya gitmek üzere istiflendikleri kasalarda geçirdikleri trafik kazalarında feci şekilde can vermişlerdir. Bu olayı sıradan bir kaza olarak görmemek gerekir, bu bir jenosittir. Emek ve sömürüye verilecek somut örneği bu veriler oluşturmaktadır. İş yerlerinde kadın; ayrımcılık, mobbing, şiddet ve cinsel tacize maruz kalıyor ve devletin kar endeksli yaklaşımlarından dolayı sadece yaptığı iş nedeniyle değil aynı zaman da erkeğin saldırıları sonucu da hayatını kaybediyor. 2017’de hayatını kaybeden 2006 işçiden 116’sı kadındır ve bu kadınlardan 7’si iş yerinde bir erkek tarafından katledilmiştir. Buna rağmen kadınların emeği hatta varlığı yok sayılarak koruyucu güvenlik önlemi bile verilmeden çalıştırılırken, buna karşılık “işçi” statüsünde dahi sayılmıyorlar. Kadın işçilere yönelik yasalarla getirilen düzenlemeler “kadınların çalışma yaşamında korunması” gibi düzenlemeler ise kadının doğurganlığının ve anneliğinin korunması üzerine kuruluyor. Yani her şey Devletin ya da tekellerin bekası ve sürdürülebilirliği üzerine bir kılıfa büründürülüyor. İnsan olmasının değerine bakılmaksızın sadece kendi menfaatleri doğrultusunda pragmatist bir yaklaşımla insana yaklaşılıyor.
Bu durumda var olmak için geçirilen döngü; varlık, zaman, oluş ve bilinç evrimi sonucu açığa çıkan insan, kapitalist sistemde sadece bir meta olarak ele alınıyor ve çıkarlar doğrultusunda sömürülmekten öteye bir değer ifade etmiyor. Yani varoluş için sömürgecilere rağmen daha büyük bir mücadele ihtiyacı açığa çıkıyor. Zaman varlıkta oluşa zorlayan temel etkendir.
Şimdi oluş zamanı…