Tam da Kasımpaşalı Recep unvanına yaraşır bir üslup. Ancak Kürtler söz konusu olduğunda kanıtlanmış bir başka gerçek var: Nara patlatmakla, bağırıp çağırmakla kendini daha fazla dinletemezsin; yalnızca gürültünün bir parçası olursun! Bazıları Başbakanın konuşurken ki haline bakıp, ‘yağdırmasa da gürlüyor ya, sen ona bak’ diyebilir; bununla bir şeyleri kurtardığını düşünebilir. Fakat bu kabadayı edasının Kürt halkı için kuru gürültüden öte bir kıymeti harbiyesi yoktur.
Kabadayının işi haraca bağladığı yoksul halkı korkutarak sindirmektir. Korkuya teslim olmuş insan, kabadayının her istediğini yerine getirir. Boyun eğmeyen kimse külhanbeyinden dayak yemeye hazır olmalıdır. Türkiye’de kabadayının yerine polis ikame olmuş durumdadır. Türkiye’de ilginç bir İçişleri Bakanı var; kimilerinin ‘İmamın Ordusu’ adını verdiği polis gücüne yaslanıp tipik bir mahalle kabadayısı gibi davranıyor. Ağzını her açtığında AKP’ye muhalif olan her kesime ve herkese tehditler savuruyor. Adamın hal ve gidiş notuna bakıp kendisine ‘Yedi Bela İdris’ denilse cuk diye yerine oturur. Bu zat da Başbakanın eski arkadaşlarındandır...
Memleketin en ‘belalı’ ve en kıdemli kabadayısı ise başbakanlık koltuğunda oturuyor. Beyefendi sömürgeci egemenliğe boyun eğmeyi reddeden Kürtleri uçak, tank, top ve bombardımanla tehdit ediyor. Geçmişte Kürtleri zapturapt altında tutmada sistemin en büyük yardımcısı olan ‘general korku’nun her zaman işe yarayacağını sanıyor. Oysa özgürlük isteyen Kürt halkı korkuyu çoktandır kendi semtinden kovmuştur. Kürt insanı korkunun ecele faydası olamayacağını kırk yıllık deneyimiyle öğrenmiş bulunuyor. Yani zat-ı muhteremin yüksek tonda tehditler savurması Kürtlere geri adım attırmıyor. Kürt insanı inadıyla meşhurdur ve bu inat özgürlük mücadelesinde kullanıldığında muazzam bir güce dönüşebiliyor. Kürt inadı kabadayı narasına galebe çalıyor.
Hakaretlerin bini bir para
Tabii Başbakanın tehditleri yalnızca sözde kalmıyor, azgın saldırılar biçiminde pratikleşiyor. Sayıları on bin sınırına dayanan Kürt politikacı, belediye başkanı, BDP yöneticisi, aydın ve öğrenci cezaevlerinde tutuluyor. Yeşil faşist AKP iktidarı Kürtleri siyaset yapmaktan alıkoymanın yolunu zindanları doldurmakta görüyor. Bu biçimde aslında bir rehin alma siyaseti uyguluyor. BDP’nin parlamentoya sıkıştırılmış bir grup haline getirilmesi aynı iktidarın şimdiye kadarki uygulamalarının başlıca hedeflerinden biriydi. Yeşil Türkçü faşizmin artık bununla yetinmek istemediği anlaşılıyor. Parlamento grubunu dağıtmak da iktidarın hedefleri arasına giriyor. Başbakan milletvekillerinin tutuklanacaklarının sinyallerini veriyor. Başka bir deyişle budanmış ağacı kökünden kesmenin uğursuz hesapları üzerinde kafa yoruyor.
Başbakan canının istediği kadar aksini iddia etsin, Türkiye’de hemen herkes Kürdistan’da seçimleri kazanan milletvekillerinin âdeta devenin iğne deliğinden geçmesini andıran engelleri aşarak parlamentoya girdiklerini kabul ediyor. PKK’nin geçen seçimlerde hiçbir rol oynamadığını söylemek elbette doğru olmaz. Fakat PKK’nin rolü esas olarak Özgürlük ve Demokrasi Bloğu adaylarına oy verilmesi çağrısında bulunmakla sınırlı kaldı. Kuşkusuz halk bu çağrıya uydu...
Halkın kırk kez Zemzem suyuyla yıkanmış kadar temiz oylarıyla seçilmiş bu milletvekillerinden beşi hala demir parmaklıkların ardındadır. Hatip Dicle’nin milletvekilliği ise alçakça gasp edilmiştir ve kendisi diğer beş milletvekili ile aynı tutukluluk statüsü altındadır. Sırf Özgürlük ve Demokrasi Bloğu’nun sesi daha gür çıkmasın diye ‘milletin iradesi’ ayaklar altında çiğneniyor. Kürt ve özgürlük sözcükleri yan yana geldiğinde hukuksuzluk devlet hukuku halini alıyor, daha doğrusu savaş hukuku devreye giriyor. Başbakanın açıklamaları da bunu doğruluyor. Seçilmiş milletvekillerine açıkça “Cezaevine girmeye hazır olun” diyor. Bu arada Blok milletvekillerine yapılan küfür ve hakaretlerin bini bir para. Kürt halkının özgürlük direnişi karşısında sıkışmış olanların ağızları etrafa pislik saçıyor. İshale yakalanmışçasına tüm faşist-sömürgeci ağızlar bir anda lağım çukuruna dönüşüveriyor.
Silahlı kalkışmaya davet...
Elbette hepsi bu kadarla da sınırlı değil. Yürütmenin en yetkili ağzı olan Başbakan, parlamentodaki Blok Grubu Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’a dağın yolunu işaret ediyor. Yanlış anlaşılmasın, burada söz konusu olan dağ turizmine değil gerillaya katılma çağrısıdır. Sayın Demirtaş’ın ironik belirlemesiyle Başbakan birilerinin gerillaya katılmaları için bir tür kuryelik rolüne soyunuyor. Ne var ki, öfkeye gark olmuş bu zat-ı muhterem bir noktayı görmezden geliyor: Dağa çıkmasını önerdiği kişi veya kişiler Kürt halkının seçilmiş temsilcileridir. Bu durumda bu dağa çıkma önerisi sadece milletvekillerini değil, onları parlamentoya yollayan tüm Kürtleri dağa çıkmaya davet etme anlamını taşıyor. Yani Kürt halkını silahlı kalkışmaya davet eden Başbakan Erdoğan’ın kendisi oluyor. Savcıların aslında bu çağrıdan dolayı harekete geçmeleri gerekiyor. PKK ve Kürt düşmanlığı kendisini böylesi bir noktaya savuruyor. İktidar koltuğunun üzerine oturanı kör ettiği gerçeği burada bir kez daha doğrulanma şansı buluyor.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a karşı düzenlenen uluslararası komplonun amaçlarından biri de siyasal İslam kisvesine bürünen AKP için iktidarın yolunu açmak ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye ederek muazzam bir demokrasi gücü olan Kürt devrimci potansiyelini bu iktidarın potasında eritmekti. PKK Kürtlerin ezici bir kesimini sistemin dışına çıkarmıştı ve AKP bunları yeniden sistem içine çekmede etkin bir rol oynayacaktı. AKP’nin ilk dönemde diline doladığı ‘demokratik açılım’ ya da kimilerinin deyişiyle ‘Kürt açılımı’ bunda tuzağa çeken yem işlevini görecekti. Adı geçen oluşumun komplocu karakterinin farkında olmasına rağmen, Kürt Özgürlük Hareketi AKP’ye vaatlerini pratikleştirmesi için uzun bir süre tanıdı. AKP’nin maskesinin düşmesi açısından en doğru tavır buydu. Nitekim süreç bu doğrultuda işledi. Biraz gecikmeli de olsa yeşil Türkçülük deşifre oldu.
Başbakanın üslubunun iyice şirazesinden çıkmasında bu deşifrasyonun payı belirleyicidir. Zat-ı muhterem ipin ucunu tamamen kaçırmıştır. Kürtleri kaybetmiş olmasının yol açtığı kızgınlık kendisine dengesiz çıkışlar yaptırıyor. Nitekim “Kürt sorunu bitmiştir” diyebiliyor. Pensilvanya’da mukim ‘Gâvur İmam’ın özgürlük isteyen Kürtler için verdiği ‘altı üstüne getirile’ biçimindeki fetvası Ankara’daki ortağı tarafından bir kez daha tekrarlanıyor. Zat-ı muhterem belki de Kürtlerin bu cümlede saklı esrarı çözemediğini sanıyor. Oysa Kürtler bu durum karşısında ürküp kaçmak yerine meşru savunma konumuna geçiyor. Dobra-dobra “Ben var olacağım ve mutlaka özgürleşeceğim” diyor.
Ya özgürlük ya özgürlük!
Başbakan son konuşmalarından birinde ‘ya olmak ya ölmek’ten dem vurdu. Bu söylem ilkin AKP’nin Kürt özgürlük mücadelesi karşısında ne denli sıkıştığını ortaya koyuyor gibi geliyor. AKP’nin müthiş sıkışmışlığı elbette gün gibi ortadadır. Kimse bunu inkar edemez. Kürtleri bitirme sözü vererek iktidara gelirseniz, bu sözünüzü tutmadığınız kesinleştiğinde artık gidicisiniz demektir. Görünen köy kılavuz istemiyor, AKP hızla baş aşağıya doğru gidiyor. En azından Kürdistan’da karşılaştığımız tablo budur. Erdoğan Kürtleri fiziksel soykırıma uğratmakla tehdit ediyor. Kendisi ve partisi siyasi mevta haline geleceğine Kürtleri öldüreceğini belirtiyor. Bu söylemin meali tamı tamına böyledir.
‘Olmak ya da ölmek’ ikilemi AKP’nin bir yol ayrımına geldiğine işaret ediyor ve AKP iktidarı için ibre ölümden yana meylediyor. Kürt Özgürlük Hareketi pek çok parti ve iktidarı için bir tür mezar kazıcı oldu. Öyle ki bunlardan birçoğunun artık esamisi bile okunmuyor. ‘Eceli gelen it cami duvarına siyer’ derler ya, AKP de muazzam kutsallıklar içeren Kürt halkının özgürlük davasını boğazlamaya kalkışması sonucunda benzer bir akıbetle karşı karşıya kalıyor. ‘Olmak ya da ölmek’ yeşil Türkçü faşizmi bekleyen ikilem olabilir veya öyledir. Buna karşılık Kürt halkının tek bir seçeneği vardır: O da var olmak ve kendi kendisini yöneten bir halk haline gelmektir. Ya özgürlük ya özgürlük! Kürt halkının yegâne seçeneği budur.
Erdoğan’ın tehditleri hiç para etmiyor. Bu tehditler karşısında Kürtlerin bir Türk halk deyişini haykırdıklarını duyar gibiyiz: ‘Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye’!
A. HAYDAR KAYTAN
Olmak ya da ölmek