Bir ülke düşünün ki bütün tarihi kızıl kan. Fetihler üzerine kurulmuş, fetihlerde boğulmuş. Bir ülke düşünün ki elini nereye atsan çocuk tacizcisi bir kurum, kadın düşmanı bir ahlak, açlar üzerine oturmuş bir ekonomi, sahte kurgulanmış bir kimlik, hırsızlık üzerine kurulmuş bir sultanlık.
Bir devlet düşünün ki bütün tarihi kızıl kan. Ermeni, Rum, Asuri-Keldani, Kürt Alevi, Süryani, Êzîdî, Hıristiyan demeden sürdürmüş soykırımlarını yüzyıllar boyu. Bir devlet düşünün ki bayrağı kan içinde, hukuku katil elinde, ordusuyla askeriyle bir katliam taburu. Bir devlet düşünün ki, en şerefsizlerinden seçilerek yaratılmış bir sultanlık sistemi.
***
Anaları düşünün! 27 Mayıs 1995’ten bu yana, tam 600 haftadır her Cumartesi, kar yağmur demeden, ellerinde kayıp çocuklarının resimleriyle umutsuz bir arayış içinde. Anaları düşünün, sütüyle beslediği çocuğunun bir kemiğini bulabilmek için polis jopu asker postalına rağmen 600 haftadır sokaklarda, nöbette. Berfo Ana’nın bulamadan göçüp gittiği bu topraklarda 1300 kayıp aranıyor. Akıbetleri belli olduğu halde, bir mezara koyabilmek için tek bir kemik aranıyor.
Tekbir getiriyor katil, bıçağıyla kesmeden önce toplumun gırtlağını. “Her şey vatan için!” diye bağırıyor yönetici sarayından, gururla. “En büyük asker bizim asker” de ölüyor ve törensiz ve gizli gömülüyor artık bedenler. Ve Bilal oğlan kağıttan gemicikler kadar rahat kuruyor 20 yaşındayken henüz yaşamı. Ve onların oğlanları kan üzerinden yapıyorlar bütün servetlerini, din üzerinden servet yapan babalarına özenip.
Bir ülke düşünün ki 17500 faili meçhul sıradan bir adli vaka değerinde kaldı TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nun yaptığı araştırma raporu sayfalarında. Ne katil bulunabiliyor ne kurban.
Gözaltında kayboluyor, gülücüğü yüreğimizi ısıtırken Hurşit Külter. 4 aydır susmuyor analar: “Hurşit Külter Nerede?” Ve ölü sessizliğinde devlet, ölü sessizliğinde millet. Akıl, ahlak, vicdan, hukuk, adalet, din ve bildiğiniz bütün değerler ölü sessizliğinde. Tek ses devlet tarafından kapısı çalınan Hurşit’in fısıltısı: “Almaya geldiler… Etrafım sarıldı… Hakkınızı helal edin.”
***
İt sürüsü IŞİD’e karşı savaşan Aziz Güler’in cenazesi de verilmemişti aylarca. Ve günlerden bir gün, Rojava’nın o yiğit insanları Aziz’in yoldaşı Eylem Ataş’ın da (Ceren HeWal) onur listesine adını yazdırdığını duyurdu bütün halklara.
Birleşik Özgürlük Güçleri Şehit Mahir Arpaçay Taburu’nun Mimbic ve civarının IŞİD çetelerinden temizlenme hamlesinde kaybettiğimiz o gülüşü baharlı kadın, 27 Haziran 2016 günü yıldızla yazdırdı kısacık yaşamını insanlık tarihine. Ve 3 aydır aileye teslim edilmeyen cesedi ile meydan okuyor sömürgeci devlete Eylem. Ve 3 aydır korkuyor bu devlet Eylem’in cesedinden bile ve girmesine izin vermiyor ana koynuna.
***
“Savaş zalim bir şeydir. Onu reformize etmeye çalışmakta bir yarar yoktur. Ne kadar zalimleşirse o kadar erken son bulur!” diyor 1865 yılında Amerikan İç Savaşı’nda Birlik Ordusu Generali William T. Sherman.
Biz bunu kendi kısa tarihimizden Sarı Gelin şarkılarından, Rum öykülerinden, Süryani-Keldani ağıtlarından, Munzur sularının kan kızılı renginden, Madımak’ın cehennem ateşinden biliriz. Biz bunu yakın tarihimizden Roboskî’den, Şırnak’tan, Sur’dan, Cizre, Gever, Nusaybin’den biliriz. Biz bunu Silopi’de devletin kurşunuyla ölen silahsız Taybet ananın sokakta kalan cesedini seyrederken öğrendik. Biz bunu devletin Cizre’de bir evin bodrumunda yakarak öldürdüğü çocuklardan öğrendik.
Zalim korkuyor! Sadece dirilerimizden değil, ölülerimizden de korkuyor. Ya kaybediyor katlettiği bedenleri asit kuyularında, ya cesetleri çürümeye bırakıyor vatan topraklarına sokmayarak. Zalim korkuyor. Korktukça daha çok zalimleşiyor, zalimleştikçe daha çok korkuyor ve çürüyor parça parça bedeni.
Oysa tarih onlar için hep aynısını yazmıştır:
“Sizler zulümle ektiğiniz bu korku içinde ölümü arayacaksınız.
Ya kaçarken Mussolini gibi bir ağaca ayaklarınızdan asılmış bulacaksınız yağlı gövdelerinizi, ya Hitler gibi yalvaracaksınız intihara giderken halkların öfkesinden korkarak.
Ama mutlaka döktüğünüz kanda boğulacaksınız.”