‘Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın’ demiş Albert Camus.
Türkiye’yi tanınmaz hale getirenler buna hiç bakmıyorlar. Onun yerine sahte gündemlerle, dizilerle, yalan-uydurma haberlerle halkı oyalıyorlar. AKP tekelindeki yalaka-besleme medya bu kampanyayı utanmazca sürdürüyor.
Her gün kadınlar öldürülüyor. Medyada bunun failleri, nedenleri ve çözümü tartışılıyor mu?
„Eteği kısaymış, sigara içiyormuş“ diye kadınlara saldıran dinci taifesi, kadın cinayetlerine karşı ağzını açıyor mu? Bu konuda ağzını açsa da kadınları suçlamak için, „tahrik ediyorlar“ demek için saldırmıyor mu?
Dinci yobazın birisi işi iyice azıtmış. Kapalı da olsa sigara içen kadınlara saldırıyor. Onların örtünmesini de beğenmiyor.
Her gün işçiler-çocuk işçiler öldürülüyor. Adına da iş kazası diyorlar. Böyle deyince konu kapanıyor. Suçlu yok, hatalı yok. Katiller meçhul kalıyor, dosya kapanıyor. Üstüne de „takdir-i ilahi, bu işin fıtratında var dediniz“ mi akan sular duruyor. Bir de göz göre göre zehirlenerek ve taksitle öldürülen işçiler var. Bunlara da meslek hastalığı deyip geçiyorlar. OHAL döneminde 1963 işçi yani günde ortalama 5-6 işçi öldü. Grevleri yasaklayan faşist OHAL yönetimi bu cinayetlerin de üstünü örtüyor.
Siz hiç iş kazasında ölen patron gördünüz mü ya da iş cinayetlerinden sorumlu olan patronların cezalandırıldığını duydunuz mu?
Tam tersine devleti yönetenler ve patronlar „En ucuz işçi bizde, burada yatırım yapın“ diye reklam yapıyorlar. İş güvenliği için gerekli yatırımları yapmazsanız ve grevleri yasaklayıp işçileri köleleştirirseniz elbette işçi maliyeti ucuza gelir. Ölse bile tazminatları üç kuruş etmez.
Zamanında NATO’ya girmek için Kore’ye asker gönderenler „En ucuz asker bizim asker“ deyip binlerce genci ölüme göndermişlerdi. „En büyük asker bizim asker“ sloganı sonradan uyduruldu. „Şehitlik en yüce makamdır, sevinin, size nasip oldu“ diyorlar ama hiç birinin çocuğuna-kardeşine nasip olmuyor. Çünkü halka zorunlu askerlik koyanların hiç birinin çocuğu askere gitmiyor.
İstanbul üst üste sel felaketi yaşıyor. Daha büyük felaketler yolda deniyor. Ama herhangi bir önlem alınıyor mu? Rant için bütün ağaçları kesip her yeri talan edenler kimler ve nerede? İşin garibi bütün bunları yapanlar, çalanlar, soyanlar felaket kapıyı çalınca „takdir-i ilahi“ deyip geçiyorlar. Bu kadar dindar geçinenlerin kendi hırsızlıklarının, soygunlarının suçunu hemen Allah’ın üzerine atmaları da çok manidar. Belediye’nin, müteahhitlerin, „çalan ama çalışanların“ hiç bir suçu yok mu? Bütün suç Allah’ın, ilahi adalet bu mu yoksa?
Trafik kazalarında da dünya birinciliğini başkasına kaptırmıyoruz. Bu da takdir-i ilahidir. Bizim yollarımızda, trafik düzeninde, personelinde hiç bir kusur yoktur.
İçte ve dışta savaş ve talan politikasının sonucu budur.
Vatanın ve milletin bekası için çalmak, soymak, ölmek ve öldürmek şart haline getirildi.
Yaşam değil de ölüm kutsanıyor, olağanlaştırılıyor, kanıksatılıyor. Toplum bütün değerlerini-duyarlılıklarını yitirerek kör ve sağır robotlar haline getiriliyor. O zaman ne Roboskî’de bombalananlara ne Cizre’de yakılanlara ne her gün öldürülen kadınlara-çocuklara ne de iş cinayetlerinde katledilen işçilere kafa yormak gerekiyor. Kafa yoranlar olsa da dinleyen olmuyor.
Faşist rejime ölüm pahasına olsa da ucuza çalışacak işçi, ucuza savaşacak asker ve alıp satabileceği-öldürebileceği kadınlar lazım. Bir de cenazelerden nemalanacak imamlar...
Bir tek özgür insanın bile kalmasını istemiyorlar. Herkesi susturmak ve teslim almak-diz çöktürmek istiyorlar. Nuriye ve Semih’in direnişine azgınca saldırmaları da bundandır. Çünkü en küçük direniş onların karanlığını yırtan bir kıvılcım gibidir.
Faşist OHAL rejimi, özgür yaşamı bastırıp işkenceleri, katliamları, köleliği ve ölümü olağanlaştırıyor. Aslında parça parça ölen daha doğrusu öldürülen toplumun ve insanlığın kendisidir.
Bu gidişata dur demek için,“ ölüm değil herkese özgür yaşam“ diyenlerin kazanması gerekir. „Yaşamı uğruna ölecek kadar sevenler“ bunun için mücadele ediyor.