Ölümden kâr etmek: Hindistan’da neoliberal ölüm makinesi

Dosya Haberleri —

7 Mayıs 2021 Cuma - 23:00

HINDISTAN

HINDISTAN

  • Sıradan insanlar, hastalara ve acı çekenlere ulaşmak için COVID yardım hatları ve ambulans hizmeti vermek için araba havuzları kurarken Maharashtra ve Gujarat'taki politikacılar  piyasada yüksek fiyata satmak için gerekli  ilaçları ve oksijeni  istiflediler.

TITHI BHATTACHARYA

Çeviren: Serap Güneş

En başından net olalım: Şu anda Hindistan’da olan şey, toplu katliam ve bu tür konularda deneyimi olan bir adam tarafından düzenleniyor.

Mevcut krizin başı ile sonuna dair iki görüntü var ve bu görüntüler içlerinde krizin yörüngesini barındırıyor. İlki, Hindistan polisinin geçen bahar, salgının ilk dalgası sırasında göçmen işçileri çamaşır suyu ile yıkadığı ve daha yakın zamanda da tüm ülkede ölü yakma törenlerinden oluşan görüntü. Bu iki işaretçi arasındaki gidişat bekleniyordu ama önlenebilir olduğu gerçeğinde bir şiddet yatıyor.

İlk kapanmadan sonra enfeksiyon oranı düştüğünde Modi rejimi, virüse karşı zafer ilan etmişti. Mart ayında, propagandasını Hindu mitolojisine bağlamış olan başbakan, millete Mahabharat Savaşı [Hindu destanlarının efsanevi savaşı] 18 günde kazanılırken korona savaşını 21 günde kazanacağını söylemişti.

Politika, bu vahşi batıl inançlar etrafında şekillendi. Hükümetin koronavirüs görev gücü toplanmayı bıraktı ve Sağlık Bakanı, Hindistan’ın “pandemiyi alt etmek üzere” olduğunu açıkladı. Hükümet, 62 farklı ülkeye 55 milyon doz aşı satmakla övündü.

Hindutva ile kapitalizm arasındaki mükemmel evliliğin bir örneğiydi bu. Hindutva hükümete virüsün bittiğine dair güvence verirken kapitalist açgözlülük küresel bir salgını paraya çeviriyordu.

 

Aşı kapitalizmi

Hayat kurtaran aşı, Küresel Kuzey’in hemen hemen tüm ülkelerinde ücretsiz sağlanmaktadır ama Hindistan’da paralıdır. Dünyanın en büyük aşı üreticisi olan Hindistan Serum Enstitüsü (SII), şu anda ülkedeki aşının baş üreticisidir. Ocak ayında aşının ilk 100 milyon dozunu Hindistan hükümetine doz başına 200 rupi (2,74 $ / 23 TL) “özel fiyat” ile sattılar ve ardından fiyatı yükselttiler. Özel piyasada aşı, doz başına 1000 rupiye (13,68 $ / 113 TL) satılıyor.

SII, gezegendeki en zengin adamlardan biri olan ve net değeri yaklaşık 13 milyar Dolar olan Cyrus Poonawala tarafından yönetilen özel bir şirket. Poonawala, servetini, bir at yetiştiricisi ve yarışçısı olarak elde etti. Bu üstün kumar içgüdüleri, oğlu Adar Poonawala’yı geçen yıl yıkıcı küresel salgına odaklanıp vurgun yapma vaktinin geldiğine karar vermeye yönlendirdi. Poonawala, uluslararası medyaya verdiği röportajda, “risk alıp öncülük edeceğini” vurgulamıştı.

Halk sağlığıyla ilgili acil durumları özel kâra dönüştüren bu kervana olağan şüpheliler de katıldı. Melinda ve Bill Gates Vakfı 150 milyon Dolar yatırım yaparken Goldman Sachs, Citi ve Avendus Capital’in vampir firmaları SII’nin baş danışmanları oldu.

Küresel Güney’den bütün seçkinler gibi neoliberal ağzı iyi ezberlemiş olan Poonawalla, “yurtdışına satılmadan önce aşının en azından çoğunluğunun kendi yurttaşlarına” tedarik edilmesi şeklindeki sömürgecilik karşıtı hedefini duyurmuştu. Gerçekte ise ölü sayısı artmaya başlayınca Hindistan hükümeti nihayet ihracatı yasaklayana kadar SII’nin üretiminin yaklaşık yüzde 80’i yüksek bir kârla yurtdışına gitti.

Bu kapitalist korkunçluğun çizgileri, çok geçmeden kendini gösterdi. Cyrus Poonawalla’nın serveti 5 ayda yüzde 85 arttı ve cenaze ateşlerinden çıkan dumanın Hint semalarını karartmaya başladığı Mart ayı sonlarında Adar Poonawalla, haftada 70 bin Dolara, rekor pahalılıkta bir Londra konağını kiralamak üzere imza attı.

 

Neoliberal ölüm makinesi

Modi rejimi, şu anda yaşanan ölümlerden doğrudan sorumludur. Ancak buradaki yol, kendilerinden önce gelenler, 1980’lerden beri IMF’nin yapısal uyum programlarına hevesle uyan ve Hindistan’ın yaşamı yaratan kurumlarını ve altyapısını yok eden herkes tarafından döşendi. Görünüşe göre yiyecek ve sağlık masrafları pahasına da olsa daha fazla arabaya, daha fazla baraja ihtiyacımız vardı.

Hindistan ekonomisi, 1991’de Kongre hükümeti altında resmen serbestleştirildi. Takip eden hikaye, üzücü derecede tanıdık gelecektir.

Neoliberalizmin kutsal kâsesi olan mali açığı azaltma hedefi, gerçekte “gelir uçurumunu” açtı, çünkü zenginler vergilendirmeden ve devletten kurtulur ve askeri harcamalar artarken kamu sektörü yatırımlarını ve sosyal harcamaları azalttı. Sadece Kongre veya BJP’nin değil, eyalet düzeyindeki ve federal düzeydeki her iktidar koalisyonunun bu yörüngeyi izlediğini vurgulamak istiyorum. Buna memleketim olan Batı Bengal eyaletinde iktidara gelen ve en çok alkış alan çabaları otomobil fabrikası inşa etmek için köylüleri topraklarından etmek olan Stalinistler de dahil. Bağımsızlığın ilk 50 yılında kapitalizmin üretkenlik zorunluluğunu güçlendirmek için büyük barajlar gibi kalkınma projelerinin yolunu açmak üzere 50 milyondan fazla Hintli mülksüzleştirildi. Araştırmalar, mülksüzleştirilenlerin yüzde 50’den fazlasının Adivasi’ler ya da barajların ve madenlerin çoğunun inşa edildiği tepelerde ve ormanlık arazide yaşayan yerli halk olduğunu gösteriyor.

Sağlık ya da eğitim gibi hayatı yaratan herhangi bir işte olmayan devlet, ölüm üretmekle fazlasıyla meşguldü: Keşmir’i Gazze’ye çeviriyor; Müslümanlar, Dalitler ve Adivasi’ler için toplama kampları inşa ediyordu.

Sağlık sektörü de benzer bir talana maruz kaldı. BMJ’ye göre bugün Hindistan, 1000 kişi başına sadece 0,8 doktor ve 0,7 hastane yatağına sahip ve ABD ve Çin’den sonra dünyanın en fazla askeri harcama yapan üçüncü ülkesi. Ancak sağlık hizmetlerinden mahrum kalanlar herkes değil. Özel sağlık hizmetleri sektörü, neoliberalizm altında devasa bir büyüme yaşadı; ülke, özel sağlık harcamaları açısından ilk 20 ülke arasında yer alırken kamu sağlığı harcamaları için en düşükler arasında yer aldı.

Ruthie Gilmore’un bize öğrettiği gibi kemer sıkma, “organize şiddet” ile eşleştirilmiş şekilde hayatın ve hayatı yaratmanın “organize terk edilmesi”dir. Okulların ve hastanelerin kapatılması, hapishanelerin ve savunma bütçelerinin genişletilmesi, aynı madalyonun iki yüzüdür.

Fakat kemer sıkma politikaları, kapitalizmin temel örgütlenme ilkesini, yani insan yaşamının değerinin düşürülmesini pekiştirmekten başka bir şey değildir. Kapitalizm, artı değeri artırmak için emek gücünün değerini düşürmeye çalışırken Rosemary Hennessy’nin bayağılık kavramına göre bunun işçi sınıfı için somut anlamı, bayağılığın imalatı olarak adlandırabileceğimiz şeydir. Bu mekanizma, ücretleri düşürmeye yönelik ekonomik çabanın ötesine geçer. Gerçekten de sermaye, hayatın ve emek gücünün toplumsal yeniden üretiminin parametrelerini başarılı bir şekilde azaltabildiğinde, ücretler çoğunlukla etkin bir şekilde düşürülür. Irk, cinsiyet ve kast gibi toplumsal ezilmişlikler, toplumsal yeniden üretimin azaltılmasında temel itici güçlerden bazılarıdır.

 

Hayatın değersiz olduğu yer

Kapital’de Marx’ın Britanya’da bulunduğu süre boyunca “kanal teknelerini taşımak için atlar yerine hala zaman zaman kadınların kullanıldığını, çünkü atları ve makineleri üretmek için gereken emek miktarı kesin olarak bilinirken artık nüfusun kadınlarını el altında bulundurmak için gerekli olanın tüm hesaplamaların altında olduğunu” anlattığı karanlık bir pasajı hatırlatmalıyız. Michael Goldfield, “insan haysiyetine ve insan hayatının kutsallığına” karşı zaman içinde bir duygusal nasırlaşma üreterek “hem çiftçilerin hem de kuzey endüstrisinin alt sınırı ırkçılık tarafından belirlenen ucuz emekten nasıl fayda sağladığını” göstererek kısa süre önce ABD’de köleliğin ve ırkçılığın rolü hakkında benzer bir noktaya değinmişti. Gilmore’un sözlerinden ilham alarak söylersek: Hayatın değerli olmadığı yerde hayat değerli değildir.

Bu ölümcül mantığın -kemer sıkma yoluyla hayatı değersizleştiren kapitalizmin- Hindistan’da zengin ve güçlülerin bile güvende olmayacağı bir ölçekte işlediğini görüyoruz. Eski bir büyükelçi, Delhi’deki bir hastanenin otoparkında beklerken öldü. Hastane yatağı yok. Ambulans yok. Gujarat’ta bir sanayi şehri olan Surat’ta cesetleri yakmak için kullanılan ızgaralar o kadar acımasızca çalışıyor ki bazılarının üzerindeki demir eridi. Krematoryumlarda ve yanan ghatlarda neredeyse tüm cenaze işleri personeli, ortalama aylık maaşları 134 dolar civarında olan Dalit veya Bahujan topluluklarından geliyor. Herhangi bir KKD olmadan gece gündüz çalışıyorlar ve normal hayatta muhtemelen seçkin toplumdan ritüel ayrımlarını savunacak olan ailelere son ayinler, yas danışmanlığı ve teselli sağlıyorlar. Temizlik işçilerinin hakları ve refahı için örgütlenme çalışması yürüten Bezwada Wilson, VICE World News’e şunları söyledi: “Kimse kaç tane krematoryum işçisinin bu ölümcül hastalık için testinin pozitif çıktığını bilmiyor ve sonuç olarak kaç kişinin öldüğünü de kimse bilmiyor. Çünkü hükümet yetkilileri ölü yakma işçilerini ve temizlik işçilerini insan olarak görmüyor.”

Ancak ülke oksijensiz, nefessiz kaldıkça tıbbi oksijen tedarikçisi olan Linde Hindistan’ın hisseleri ikiye katlandı. Adar Poonawalla, Ted Cruz’un yaptığını yaptı ve Hindistan’dan kaçıp ultra zenginlerin özel jetleriyle yaptığı gibi mütevazı Londra malikanesine sığındı.

Bu arada BJP liderleri, inek gübresi ve inek idrarını Covid-19’a tıbbi çözüm olarak satmaya devam ederken Hindistan’ın geri kalanı yanıyor. Cumartesi [1 Mayıs 2021] itibariyle Hindistan nüfusunun yalnızca yüzde 1,9’u tamamen aşılanmış durumda ve günlük 400 binden fazla yeni doğrulanmış enfeksiyon vakası var, gerçek rakam kesinlikle çok daha yüksek.

 

Halk düşmanı kapitalist devlet

Narendra Modi, Hindistan devletinin gücünü, hükümet için bir yönetim kasası oluşturmak üzere 1980’lerden bu yana herhangi bir başbakandan daha acımasızca kullandı ve Hindutva bu projesinde ideolojik koç başı oldu. Sağlık ya da eğitim gibi hayatı yaratan herhangi bir işte olmayan devlet, ölüm üretmekle fazlasıyla meşguldü: Keşmir’i Gazze’ye çeviriyor, Müslümanlar, Dalitler ve Adivasi’ler için toplama kampları inşa ediyordu. Aslında şu anda neoliberalizmin harap ettiği sağlık sistemini işler durumda tutan devlet değil, sıradan insanlar. Gönüllülerden oluşan ekipler, harap durumdaki arazide karşılıklı yardım ağları kurdular ve ustaca ve derinden sevgi dolu yollarla zararı azaltmaya çalışıyorlar. Gurudwaralar ve camiler, yiyecek sağlamak için yorulmadan çalışıyor. Faşist Shiv Sena’nın şefi Uddhav Thackeray, Maharashtra’nın Ichalkaranji kasabasındaki Müslümanlara yerel bir hastanede 10 yataklı yoğun bakım ünitesini finanse etmek üzere zekat parası bağışlamasına teşekkür etmek zorunda kaldı. Sıradan insanlar, hastalara ve acı çekenlere ulaşmak için COVID yardım hatları ve ambulans hizmeti vermek için araba havuzları kurarken Maharashtra ve Gujarat’taki politikacılar piyasada yüksek fiyata satmak için gerekli ilaçları ve oksijeni istiflediler.

Ölüler, mistik anlaşılmazlık perdelerinin tarihten sökülmesini talep ediyor, çünkü bunların altında bu katliamın son derece sıradan bir şekilde bariz olan açıklaması yatıyor: Kapitalizm.

 

Ne yapmalı?

Devlet ile halk arasındaki bu ölümcül iş bölümünün tersine çevrilmesi ve devletin onlar adına hareket etmeye zorlanması gerekiyor. Gelgiti durdurmak için hemen birkaç adım atılabilir:

  •  Birincisi, hükümetin, temel ilaçların, oksijenin vb. yağmacı işletmeler tarafından istiflenmesini durdurmak üzere Temel Emtia Yasası’na başvurması gerek.
  • İkincisi devlet, sahra hastaneleri kurmak ve barınamayanlar için oteller açmak üzere alanlara/mekanlara el koymalı.
  • Üçüncüsü hükümetin aşı üretimine derhal para yatırması ve aşıları ücretsiz ve evrensel hale getirmek için adımlar atması gerekiyor. SII gibi şirketler tarafından belirlenen bu ilaçların farklı fiyatlandırmasının ortadan kaldırılması ve aşıların herkes için ücretsiz hale getirilmesi ve cüzdan boyutuna veya sırada öne geçme kabiliyetine göre değil riske göre dağıtılması gerekiyor.
  • Dördüncüsü: Anthony Fauci, sıkı bir izolasyon tavsiye ediyor ama Hindistan gibi bir ülkede bu adım, devletten ailelere işe gitmemelerine izin veren bir teşvik ödemesi olmaksızın ne insani ne de etkili. Dinsel ve sosyal toplantılara sıkı bir izolasyon gerekiyor, oysa yakın geçmişte bunlar hükümet tarafından güvenli olarak ilan edildiler ama şüphesiz süper yayıcılardan biriydiler.
  • Beşincisi, Covid-19 ile başa çıkmak için toplanan kamu fonları açık ve şeffaf bir şekilde derhal kullanıma sunulmalıdır. Geçen yılın ilk dalgasında Modi hükümeti krizle başa çıkmak için bir Başbakanlık Acil Durum Yardım Fonu (PM-CARES) kurmuştu. Fonlarının yüzde 70’inden fazlası kamu sektörü birimleri tarafından bağışlanmıştı ancak PM-CARES, hükümet denetimlerine ve dolayısıyla halka açıklanamayacak şekilde düzenlenmiş durumda. Gerçekte kimse bu fonların nasıl harcandığını bilmiyor.
  • Altıncı ve son olarak, enternasyonal solun, özellikle de Küresel Kuzey’de oynayacağı hayati bir rol var: Kendi yönetici sınıflarımıza aşı istiflemeyi bırakmaları için baskı yapmalıyız. Aşı emperyalizmi kısa vadede zengin ülkeler için işe yarayabilir ancak virüsün dünyanın bazı bölgelerinde aşı olmadan mutasyona uğramasına ve nihayetinde istifçilere saldırmak için geri dönmesine neden olacaktır. Bu durumda enternasyonalizm sadece politik bir ilke değil, bir halk sağlığı meselesidir.

 

  • Enternasyonal solun, özellikle de Küresel Kuzey'de oynayacağı hayati bir rol var: Kendi yönetici sınıflarımıza aşı  istiflemeyi bırakmaları için baskı yapmalıyız.  Bu durumda enternasyonalizm sadece politik  bir ilke değil, bir halk sağlığı meselesidir.

Tithi Bhattacharya, Hindistan’daki Purdue Üniversitesi’nde tarih profesörü ve ülkenin en tanıdık Marksist feministlerinden biri. Bhattacharya, 8 Mart 2017’de düzenlenen “Uluslararası Kadın Grevi”nin de örgütleyicilerinden biriydi.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.