Cumhuriyet tarihinde kişilik olarak oldukça kaprisli, ayakları yere basmayan, Kürt düşmanı faşist başbakanlar çokça görülmüştür. Ama R. Tayyip Erdoğan kadar Tanrı ile kul arasında kalması gereken bir olgu olan dini bu denli politik amaçlarına hoyratça alet eden, İslamiyet’i kültürel soykırımın en etkili silahı olarak kullanmak isteyen, pervasızca yalan söyleyen ve aynı saatlerde açıklama yapan Bakanı tarafından yalanlanan bir başbakan daha bulmak zordur.
Birkaç gün önce yaptığı Almanya ziyaretinde Şansölye Angela Merkel ile birlikte basının karşısına geçen malum zata gazeteciler açlık grevleriyle ilgili sorular sormuşlardı. Muhteremin cevabı ilginçti: “Yalnızca bir kişi açlık grevinde, diğerleri yiyip içiyorlar; açlık grevi yoktur, siyasi şov yapıyorlar!” Oysa aynı saatlerde Ankara’da konuşan Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Türkiye’de 80 cezaevinde 683 tutuklu ve hükümlünün açlık grevi ya da ölüm orucunda olduğunu açıklıyordu. Alman medyası bu yalanı konu alan birçok haber yaptı, makale ve yorum yayınladı. Hepsinin ortak teması TC Başbakanının yüzü kızarmadan yalan söylediğiydi. Zat-ı muhterem Alman mizah dergilerinin yanı sıra gazetelerin karikatür köşelerine malzeme olmuştu.
Erdoğan’ın danışmanı, Polis Akademisi eski öğretim üyesi ve AKP Milletvekili Yalçın Akdoğan da Başbakanına öykünüyor; açlık grevi eylemcilerini ve Kürdistan Özgürlük Hareketi’ni karalama kampanyasına katılım sağlıyor. 30 Ekim tarihli Star Gazetesindeki köşesinde şunları yazıyor: “Beytüşşebap’ta, Şemdinli’de, Çukurca’da bile bile mensuplarını ölüme gönderen terör örgütü, bu sefer cezaevindeki mensuplarını adeta intihara sürüklüyor, onların ölümü üzerinden hesaplar yapıyor.” Bir başka yazısında da “Cezaevindeki tutuklu ve hükümlüler PKK’nin tehdidiyle açlık grevine giriyorlar” diye yumurtluyor. Tabii öyle söyler, başka ne bekliyordun ki denilebilir. Biliyorum, adam işini yapıyor. Belki de Başbakanına yaranmak ve önümüzdeki seçimlerde tekrar milletvekili seçilmeyi garantilemek istiyor. Yalan siyasetçinin vazgeçemeyeceği silahıdır. Akdoğan da kuyruklu yalanlarıyla bu tür siyasetçiliğin gereklerini yerine getiriyor.

‘Havada uçan bir it yavrusu...’

Bizim oralarda yalan söyleme zanaatına ilişkin birçok hikaye anlatılır. Bunlardan birini aktarmak isterim. Rivayet edilir ki, iki kardeşten biri sürekli çok yalan söyler, ama bu işi kitabına uydurarak yaparmış. Yalan söylediğini bildiği halde herkes kendisini dinler ve saygı gösterirmiş. Aynı yolda yürüyen diğer kardeş ise pek tutulan biri değilmiş. O da bir gün kardeşine öykünerek okkalı bir yalan söylemeyi planlamış. Akşam gittiği köy odasında, “Bu akşam havada uçan bir it yavrusu gördüm. Sürekli havlıyordu” demiş. Ancak söylediğine pişman olmuş. Çünkü herkes kahkahalarla gülüp kendisiyle alay etmiş. Kitabına uygun yalan söyleyen diğeri acemi kardeşinin imdadına yetişmiş. “Olabilir, kartal gibi güçlü bir kuş bir it yavrusunu kapıp götürebilir. Hayvancağız da sürekli havlar tabii. Kartal pençeleriyle yavruyu altında tuttuğu için kendisi görünmez” demiş. Odadakiler “Ha, o zaman başka, o zaman olabilir” deyip kendisini onaylamışlar.
Erdoğan ve Akdoğan da yaşadıkları ağır yenilgi psikolojisiyle hikayedeki acemi yalancının durumuna düşüyorlar. Kendilerini kurtaracak usta kardeşleri de imdatlarına yetişemiyor. Kendi yalanlarıyla baş başa kalıyorlar.
Bir. Diyelim ki muhteremin söylediği gibi yalnızca bir kişi ölüm orucundadır, o zaman 80 küsur cezaevinde 683 tutuklu ve hükümlünün açlık grevinde olduğunu açıklayan Bakanı yalan mı söylüyor? Bu Bakan Sincan Cezaevine gidip grevcilerle görüştüğünü, grevcilere seslerinin duyulduğunu söyleyip eylemi sonlandırmalarını istediğini söylerken, üyesi olduğu hükümete karşı siyasi şov mu yapıyordu? Acaba ikisinden yalancı hangisi?
İki. Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlüler PKK’nin tehdidi sonucunda eyleme geçmişlerse, cezaevlerini Adalet Bakanlığının değil PKK’nin yönettiği sonucu çıkmaz mı? Kontrolünüz altında olan, yaşamından sorumlu olduğunuz tutuklu ve hükümlüleri PKK nasıl tehdit edebiliyor? Jandarmanın 24 saat nöbet tuttuğu, kalın ve yüksek duvarlar, dikenli teller ve yüksek nöbetçi kuleleriyle korunan, gardiyanların içeride günde üç vardiya halinde nöbet tuttuğu cezaevlerinde nasıl oluyor da PKK tutuklu ve hükümlüleri ölümle tehdit ederek ölüm orucuna yatırabiliyor? Bu doğruysa, muhteremin Türkiye’nin bir metrekaresinin bile başkalarının denetiminde olmadığını söylemesinin beş paralık değeri kalır mı?

Paralı asker ölürse...

Üç. Haydi cezaevleri PKK’nin denetiminde olsun. Peki, insanları tehdit ederek ölüm orucu gibi deyim yerindeyse bedenini dirhem dirhem eritmek suretiyle gelen en zorlu ve acılı ölüm biçimine yatırmak nasıl mümkün oluyor? Bu tehdit birilerine “Kendinizi ölümün en korkunç biçimiyle öldürün, yoksa ben sizi öldüreceğim” demeye benzemez mi? Kişi sonuçta ölecekse, kendisini tehdit edenlere karşı direnerek ölmesi daha mantıklı ve insanca olmaz mı?
Açlık grevi ve özellikle ölüm orucu gibi eylemler ancak özgür ve güçlü irade ile girilebilecek ve sonuna kadar götürülebilecek eylemlerdir. Kişi böylesi eylemlere girmeden önce kişi ince eleyip sık dokur. Böyle bir eyleme geçmek ha deyince olacak cinsten bir şey değildir. Eylemci taleplerinin karşılanmaması halinde ölümlerin en zorlusu, en uzun süreye yayılanı ve en dayanılmaz acılara yol açanına muhatap olacağını çok iyi bilir. Yine ölüm orucu her saniye nefis mücadelesi vermeyi gerektirir. Bu tür bir eylemde dışa karşı savaştan çok içsel savaş geçerlidir; eylemcinin kendi iç dünyasında yürüteceği irade savaşı sonucu belirler. Eyleme geçiş nedenleri mutlaka kendisine sunulan verili yaşamdan çok daha güçlüdür. Bu nedenle insanların ‘yönlendirilerek’, ‘zorlanarak’ böylesi bir eyleme sürüklendiklerini söylemek, eğer ortada çok büyük bir yalan ve aldatmaca yoksa, eylemcinin moral motivasyonunu bozmaya dönük alçakça bir saldırı söz konusu değilse büyük bir cahilliktir.
Dört. Gerillanın 23 Temmuz’da Şemzînan’da başlattığı devrimci operasyondan bu yana hiç Şemzînan’a uğradınız mı? Sonrasında Çelê’ye, Colemêrg’e ya da Gever’e gittiniz mi? Orada yaşananları, TSK ve HPG’nin kayıplarını toplum nereden bilecek? Yaşanan orta yoğunluklu savaş ve Açlık Grevleri karşısında üç maymunları oynayan polisçik basın doğru haber veriyor mu ki toplum gerçekleri öğrensin? HPG günlük olarak savaşın bilançosunu kendi internet sitesinde açıklıyor. Üstelik sicillerini de vererek kendi kayıplarını kamuoyuna ilan ediyor. Halklara duyduğu sorumluluk bilinci bunu gerektiriyor.
Devletin de topluma karşı böyle sorumlu davrandığını söylemek imkansızdır. AKP milletvekilleri “Çelê’de 81 asker öldü” dedikleri zaman bile devletin resmi açıklamasında beş askerin öldüğü belirtiliyordu. Devletin verdiği kayıp sayısı, özellikle devrimci operasyon kapsamındaki kayıpları gerillanın ele geçirdiği silahların sayısına denktir ya da ‘sözleşmeli’ olmayan asker kayıplarıyla sınırlıdır. Ferdi silahlar askere zimmetlidir. Ele geçirilen silahların seri numaraları basına verilirse gerçeğin açığa çıkacağı korkusu devleti bazı kayıpları açıklamaya zorluyor. Paralı askerlerin sözleşmelerinde “Ölürse devlet açıklama yapıp sahiplenmek zorunda değildir” anlamında bir maddenin de yer aldığı söyleniyor. O denli şişirilen özel ordunun kurulmasının önemli bir nedeni de bu durum olsa gerekir.

Fedailik emir-komutayla olmaz

Devrimci operasyonlarla gerillanın denetim altına aldığı söz edilen alanlarda, HPG’nin yenilmesi bir yana, gerillanın alan denetimi hala devam ediyor. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu eleştiren muhterem, “Ankara’da bayrak sallamak kolay, sıkıysa git Yüksekova’da, Hakkari’de Türk Bayrağını salla” diyebiliyor. Hem de “Türkiye coğrafyasının bir metrekaresi bile başkalarının denetiminde değildir” dedikten kısa bir süre sonra gelen bu itiraf yenildiğini kabul etmek değil de nedir? Derler ya, Merd-i Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler. Muhterem de Ana Muhalefet Partisi liderini eleştireyim derken, devrimci operasyonla denetim altına alınmış olan alanlarda bayrak sallamanın kolay olmadığını itiraf etmiş oluyor.
PKK kadro ve savaşçılarının mücadelede fedai ruhuyla hareket ettikleri tüm dünyanın kabul ettiği bir olgudur. Devrimci operasyonlar kapsamında HPG gerillalarının fedaice savaştıkları bilinen bir gerçektir. Bülent Arınç gibi bazı bakanlar da bu gerçeği dolaylı da olsa teyit ettiler. TC devletini ve TSK’yı sarsan eylemlerde sömürgeci orduya verdirilen ağır kayıplar da bu fedai ruhla oluyor. Kaynağını mücadelesinin meşruiyeti ve haklılığından alan sağlam irade sahibi bir gerilla gücünün elindeki savunma silahlarıyla dünyanın en gelişkin silah teknolojisine sahip bir orduya bu denli büyük kayıplar verdirmesi başka nasıl açıklanabilir?
Akdoğan gibi çıkarı dışında bir inancı ve kendisini feda edecek denli bağlanacağı değerleri olmayanların bu sade gerçeği kavrayacak feraseti de olmaz. Bir insanın sahip olduğu insani, ulusal, ahlaki ve politik değerleri için kendisini feda etmesini anlamak için bu insani hasletlere sahip olmak gerekir. Öyle olsaydı zaten bu martavalları okumazdı. Savaşta fedailik yapmak emir-komutayla olmaz. Kişinin uğruna kendisini feda edecek denli bağlı olduğu değerlerin bulunması gerekir. Böylesi değerlere sahip olanları hiçbir güç intihara sürükleyemez. İntihara sürükleme faşist sömürgeciliğin toplumkırım politikalarının toplumda yarattığı umutsuzluğun neden olduğu insanlık dışı cinayetlerin bir biçimdir.

Türk faşizmine karşı direniş

Beş. Erdoğan ve Akdoğan (Aslında her ikisi de soyadlarıyla uyumsuz kişiliklerdir) Açlık Grevi eylemcilerinin bireysel talepler ileri sürmediklerini, bu nedenle eylemin siyasi olduğunu söylüyorlar. Dillendirdikleri tek doğru bu oluyor. PKK’li ve PAJK’lı tutsakların ya da KCK üyesi olmakla suçlanan, bu nedenle cezalandırılan ya da cezalandırılmak istenen rehinelerin eylemleri siyasi olmayacak da ne olacak? Eylemcilerin cezaevi koşullarının düzeltilmesi, ziyaret saatlerinin uzatılması, yemeklerin düzeltilmesi, yaşam koşullarının iyileştirilmesi vb. bireysel talepler ileri sürmedikleri doğrudur. Onlar halklarımızın onurlu, özgür, farklılıkları gözeten, eşit ve gönüllü temelde birlikte yaşama istem ve iradesini ortadan kaldırmaya çalışan ırkçı Türk faşizmine karşı direniyorlar.
Halklarımızın özgür geleceğini inşa etmek için ön şart olan yaşamsal sorunların çözümünün önünü açacak talepler ileri sürüyorlar. Bu talepler tümüyle insani, meşru ve haklı siyasi taleplerdir. Eylemin bu karakteri eylemcileri suçlama gerekçesi yapılamaz. Her insan için doğuştan var olan ve kimseden dilenmeden kullanılması gereken haklar talep ediliyorsa, bu durum sadece o hakların ırkçı faşist devlet ve hükümetlerce gasp edildiğini kanıtlar. Bu hakları kullanmak için insanların kendilerini ölüme yatırmaları olsa olsa Türkiye’deki faşizmin karanlığına ve derinliğine delalet eder.
Açlık Grevi eylemcileri Türkiye ve Kürdistan halklarına karşı duydukları derin sorumluluk bilinciyle hareket ediyorlar. Uğruna ölümü göze alacak kadar çok sevdikleri yaşamı gelecek kuşaklara mal etmek için tek silahları olan özgür iradeleriyle kendilerini ölüme yatırarak akan kanı durdurmaya, münafık Gülen çetesi ve AKP Hükümeti tarafından zemini kurutulmak istenen halklarımızın birlikte yaşama istem ve iradesini oluşturmaya ve güçlendirmeye çalışıyorlar. Erdoğan-Akdoğan ikilisini çileden çıkaran savaş baronlarının tatlı karlarını ortadan kaldıracak, Kürt ve Türk halklarının evlatlarının kanlarının akmasını önleyecek bu iradenin tutsaklarca gösterilmesi ve AKP çetesini köşeye sıkıştırmış olmasıdır.

Toplumkırım yapılıyor

Altı. Bu zevatın psikolojik savaşta sınır tanımazlıkları bu kadarla da sınırlı değil. BDP ve DTK’yi, İHD başta olmak üzere insan hakları savunucularını, demokratik kitle örgütlerini, muhalif basını, kısacası kendilerinden olmayan tüm kurumları, aydınlar, devrimci demokratlar ve sosyalistleri de hedef tahtasına oturtuyorlar; kin kusuyor ve çetelere hedef gösteriyorlar. Demokratik siyasi mücadele alanını Kürtler, sosyalistler ve devrimci demokratlara kapatmak, Türkiye ve Kürdistan’ı istedikleri gibi at oynatacakları bir sahaya dönüştürmek istiyorlar. Bunun için söylemedikleri yalan, başvurmadıkları komplo kalmıyor. Eylemcileri sahiplenen, sorunun tez elden çözülmesi için çabalayan, kalıcı sakatlıklar ve ölümlere yol açılmadan eylemin müzakere ile sonuçlanması için uğraşan ve insanlığın gereğini yerine getiren BDP, DTK, HDK, İHD vb. kurum ve şahsiyetleri adeta linç ediyorlar. İnsanlıktan nasibini almamış olanların insanlığın gereklerini yerine getirenlerden hazzetmelerini beklemek abesle iştigal olur. Her an akılda tutulması gereken gerçeklik, ‘ileri demokrasi’ söylemiyle bir toplumkırımın sürdürüldüğüdür. Bunu ustaca uygulayan bu zevat, artık ustalığın da para etmediği düşkünlüğün en dip noktasına indikleri için, tutsaklar ve onların haklı ve meşru taleplerine sahip çıkanları her yol ve yöntemle etkisiz kılmaya çalışıyorlar.
Bu konuyu daha fazla uzatmak istemiyorum. Ölüm orucuna yatmış bir insanın nelerle karşı karşıya olduğunu biliyor musunuz? Vücut önce şekeri, sonra yağları, proteinleri ve kas dokularını yakıyor. Karaciğerdeki yağ dokuları yanarken ölüme yatanın vücudu ağır bir koku (aseton) yayıyor. Ağız kokusu tahammül edilemez düzeye geliyor. Gözleri görme yeteneğini yitiriyor. Nabzı giderek yavaşlıyor, tansiyonu düşüyor, kalbi teklemeye başlıyor, bütün kasları eriyor. Sona gelindiğinin göstergeleridir bütün bunlar. Ve eylemci artık hareket edemez hale geliyor.
Ahmet Altan 30 Ekim tarihli Taraf Gazetesindeki köşesinde ‘Hidayet Dersleri’ başlıklı yazısında basit, basit olduğu kadar da yakıcı bir soru soruyor: “Bir insan bu en korkunç ölümlerden birisini neden seçer, nasıl bir acı, nasıl bir öfke, nasıl bir çaresizlik bir insanı böyle bir ölüme razı eder?” İktidar sahipleri böylesi soruları kendilerine sormazlar ve kimsenin sormasını da istemezler. Çünkü bu tip sorulara verebilecekleri yanıtları yoktur. İnsanlık dışı icraatlarını itiraf etmeden bu sorulara yanıt vermeleri mümkün değildir.

Bilerek yola çıktılar

Açlık Grevi eylemleri 57. gününe girdi. Artık sona doğru gidiliyor. Basında çokça tartışılan B-1vitamini verilip verilmemesini tartışmak niyetinde değilim. Fethullah Gülen “Kürtlerin kökünü kazımak gerekir” fetvasını çoktan vermiştir. Bu soykırım fetvası ROJ TV ekranlarında yayınlandı. Gulbeddin Hikmetyar’ın eski çömezi, Rahmetli Erbakan Hoca’nın öğrencisi ve arkadan hançerleyicisi Tayip Erdoğan ve şürekası da bu fetvanın gereklerini yerine getirmekte kararlı görünüyor. Eylemcilerden sağ kalacakların da yaşam boyu sakat kalmalarını sağlamak için ellerinden geleni ardına koymuyor. Bireysel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz duruma gelen eylemcileri tek kişilik hücrelere attırıyor, işkenceli uygulamalarını devam ettiriyor; eylemciler bilinçlerini yitirdiklerinde iradelerine rağmen müdahale edeceklerini söylüyor. Özgür düşünceli Kürtlere, aydınlara, demokratlara, İslam’ın gereklerine göre yaşamak isteyen dindarlara ve sosyalistlere düşmanlıkta sınır tanımıyor ve zebanilik görevlerini yerine getiriyor. Bu adam ya da adamların yüzsüzlüklerini ve insanlık dışı uygulamalarını teşhir ederek kararlı bir karşı mücadele geliştirmek de ben insanım diyen herkesin görevidir.
Zindanlardan tabutlar çıkmaya başladıktan, yani harekete geçmek için geç kaldıktan sonra ne denli hayıflansak da hiçbir şeyi geri getiremeyiz. Demir tavında dövülmeli denir. Geç kaldığımızı söylemek yerindedir. Kalıcı sakatlıkların ortaya çıktığı eşiğin aşıldığı iyi bilinmelidir. Bundan sonrası şahadettir. Kuşkusuz eylemciler bu gerçeği bilerek bu işe giriştiler; talepleri karşılanmazsa sonlarının ne olacağını bilerek yola çıktılar. Onların bu konuda herhangi tereddütleri yoktur. Sorun bu da değildir. Sorun “Eylemcilerin taleplerinin yerine getirilmesini eylemcilerin yeminli düşmanı olan hükümetten mi bekleyeceğiz?” sorusuna yanıt vermektir. Yanıtımız hayırsa, ki öyle olmalıdır, yanıtımızın gereklerini yerine getirmek için tabutların çıkmasını mı bekleyeceğiz? Yüzlerce insan göz göre göre ölüme gidiyor, o zaman kıyameti koparmamız gerekmiyor mu? Daha neyi bekliyoruz? Her şey için çok geç olmadan harekete geçmenin zamanıdır.

A.HAYDAR KAYTAN