Demokrasi, barış, kardeşlik hepsi yalandı. Yaşama tutunmak, düşünmek, üretmek hepsi yalan. Yoksulluk, cinayet, derin güçler gerçekti. Kadına yönelik şiddet, çocuk gelinler, ortaçağın karanlığı gerçekti. Bu gerçekler karşısında iktidarın tavrı ortadaydı. Ülkede halk derin uykulardaydı. Öyle olmasa batıda hayvan hakları için sokaklara dökülenler, Gever’de kasten öldürülen iki vatandaş için dağlara çıkması gerekmez miydi? Üstelik, barış bir adım ötemizde dururken.

Onca acılara ölümlere karşın, yüreklerdeki acıyla yaşamaya devam edenlerin, barış barış diye ölümleri anlamlandırdıklarını görmemek için kör olmak gerekiyordu. Bu körlük bugünlere getirdi onları. O nedenle düşmanlık, intikam duygularına esir oluyor ve mezarlara saldırıyorlar.
Dirilere de ölülere de saygıları yok bunların. Kulaklarını kesip anı diye götürenleri, öldürdükleri gerilla kızlara tecavüzü hak görenleri, köpek sürüleri gibi saldırıp öldürülen gerillanın başına ayaklarını koyup hatıra fotoğrafları çektiren insanlıktan çıkmış insanların, geçmişe bakınca, Yüksekova’da ölülerin mezarlarına saldırmaları anlaşılır bir şey.
Anlaşılmayan; bu topraklarda bireysel düşmanlığın bile kuralını unutanlar. Kan davasında eline silah alan kişi ya da kişilerin töreye uyarak hasmını sırtından vurmadığı, taziyede yan yana olmasa da karşı karşıya sessizce oturdukları… Bütün bunların nedeni zamanı geldiğinde barışacakların birbirlerinin yüzlerine bakma cesaretlerinin olması içindir. Düşmanlar arasında bile "barış” heybede saklı umuttur. O nedenle düşmanlıklar körüklenmez. Ama devlet, ama iktidar, ama polis düşmanlığı körüklemenin bin bir yolunu buluyor işte.
İşte Gever'de öldürülen iki insanın arkasından kurdukları cümleler, barıştan söz etseler de bunun gerçekçi olmadığının göstergesidir. En homojen yer; Gever. Öldürüyorlar, kafa karıştırıyorlar ve böylece onları yalnızlaştırmak istiyorlar. Başaramayacaklar. Nedeni insanlık tarihinde gizli. İnsanın varoluşundan bu yana, bedeli ne olursa, uşaklık, kölelik bile olsa gücünü aidiyet duygusunu pekiştirmede aramış. Bir zamanlar tanrılar ve putlar için yaşayanlar, gün gelmiş hakanlar, krallar ve uluslar için yaşamış. Ancak özgürlüğü ve aidiyetini pekiştirme arzusuyla yaşama uğraşı vermiş hep veriyor. Onun için, başkaldırıyor, ayak uydurmaya çalışmıyor, çünkü ayak uydurmaya çalıştığı an, ötekilerin açtığı uçuruma düşme ihtimali hızlanıyor. Ayak uydurmamanın bedeli ölüm olmamalı, ölümün adı barış olmamalı ama…