İlk kez Mahmut Önder’in aramızdan ayrılıp gidişinden sonra, Müslüman ve Hıristiyan dünyasının "ölümden sonra“ her bireyin, yaptıklarına denk düşen "ikinci yaşamı/cehennem-cennet“ hakedeceği inancının, neye denk düştüğüne tanık oldum.

Bu "rahmet melekleri“ ya da "azap melekleri“nin yaşadıkları dünya, her sabah kalktığımız ve akşamları uyuduğumuz bu dünya.  

Ve dinler, inanç sahiplerinin "polisten korkması“ (Nitsche) için, bizim hergün yaptığımız işi: "öleni bir vicdan terazisiyle tartma“yı, bir sonraki yaşama dair kılarak, inananları sermayeyi koruyan güce "biat"a zorlamak için, terbiye etmek istiyorlar.

Ancak Mahmut Önder’den sonra, tabiri caizse, onun "rahmet melekleri“ Kürdistan’daki sosyal ve ulusal kurtuluşa taraf olanlardı.

Seviniyorum: Bizim dünyamızda, geleceğe atılan temelde emeği olanlar, unutulmuyorlar.

Dağlarda, kentlerde yaşamlarını ortaya koyanlar konuşulurlar. Bayraklaşırlar. Eğer günün birinde, ayrılmak zorunda kalmışlarsa, onların yaşam hikayeleri, resimleri albümlere yansır. Yoldaşları yaşatırlar, gidenleri. Ve eğer, dünyayı öyle gördüğü için, her birey, öldüğünde "dünya“ bir an için ölüyorsa, "ölen“i ebediyete kadar yaşatmak, geriye kalanların işi.

Derken ölümün yıkamadığı, bizleri bırakıp giden birinin herbirimizin, "bizim toplumumuz“un geleceği için temele döşediği emektir.

Böylesi bir emeğin adamını kaybettik. 

36 yıllık Avrupa yaşamında, çok az şahsiyetle ilgili bu kadar kapsamlı yazıldığına tanık oluyorum.

Bunun nedenlerinin başında, Kürdistan’ın bir kentinden, mücadele etmek için dağlara çıkan bir gencin umudu ve heyecanına akraba Mahmut Önder’in, Danimarka’dan yola çıkıp, MED-TV’ye ulaştıktan sonra, çeyrek yüzyıllık soluksuz bir emekçi olarak, yaşamını ortaya koyması geliyor.

Sonrasında, onlarca defa görüşmemizde tanık olduğum Mahmut Önder, kendine özgü dik duruşa sahipti. Ayakları yere basmayan birini, incitmeden, ince bir ironiyle, kaldırıma ayak basmaya davet ederdi. Programlarındaki "tabii gazeteci“ profiliyle, emekçi bir Kürdistan köylüsüyle, entelektüel bir Kürdistanlı’ya müsavi yaklaşırdı.

Acı haberler ve korku yaymak için tertiplenen kolonyal katliamların ardından, varoluşun hezimete uğramaması için, pozitif bir atmosfer oluşturmak için, emsalsiz çaba harcardı.

Bizi bırakıp gittiğinin haberini aldığımda, hafızamda canlanan tek bir tablo vardı: Gülücükler dolu çehrenin adamı: Mahmut Önder.

Tesadüflere inanmadığım için, geçen Çarşamba günü "Mamoste Mahmut Önder’in ardından“ yazısını kaleme alan değerli Baki’nin ismi "BAK GÜL“ olarak geçmiş.

Mahmut Önder‘i, kaybeden herkes "BAK“tı. Ve Mahmut Önder’in ardından, tüm hüzüne rağmen, bizim "GÜL“memize neden olan felsefik duruş, onun görülmemesi imkansız, dik ve espirütuel varlığıyla örtüşüyordu.

Herşeye rağmen GÜL’meyi, O’nun hafta sonu yayınlanan "Politik Art“ın baş sayfasını kapsayan fotoğrafındaki, kader ve varoluşa dair gülen çehresinden ve gitmeden önce, arkadaşı Faruk Sakık‘a "ölürsem, Televizyon’un abêsi öldü“ başlığıyla bir yazı yazmasından, öğreniyorum.

Diyarbekirli Mahmut Önder, unutmamak için, unutulmamayı dayatan gücün önünde saygıyla eğilerek…