Akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça açlık grevinin 75. gününde tabi oldukları adli kontrol gereği karakola imza verdikten 10 saat sonra evleri basılıp kapıları kırılarak gözaltına alındılar önce. (Pazartesi) Ardından da tutuklandılar. Bu sırada Konur Sokak’taki İnsan Hakları Anıtı insanlığı utandırır bir uygulama ile polis tarafından demir bariyerlerle çevrilerek hapsedildi. Gülmen de Özakça da hapiste de direnişe devam edeceklerini söyleyerek “dışardakileri” direnişe davet ettiler.
Ardından ortaya çıktı ki savcılık sorgusunda Özakça’ya “Ölüm orucu eylemi yapmanız konusunda size ne tür menfaatler sunulmaktadır?” diye sorulmuş. Savcılık makamı eylemin nedenleri yerine ölüme yatmadan elde edilecek “menfaati” sorgulamış. Yaşamı boyunca küçük çıkarların hesapların kulu kölesi olmuş bir savcı. Sami Selçuk’un deyimiyle “vicdanıyla cüzdanı arasına sıkışmış” yargının cüzdanının bozuk para kesesinde yaşamış bir savcısı.
Nuriye ve Semih’in yaşamları pahasına toplumun dikkatini çekmeye çalıştığı sorunların çözüme ulaşması uğruna kendi bedenleri üzerinden giriştikleri eylemin biçimi sadece “bozuk para savcıya” değil başkalarına da mevzu.
Çok az sayıdaki kanalın dışında merkez ve havuz medyasının ortaklaşa görmezden geldiği açlık grevi edebiyat camiasında da bir “tartışmaya mevzu” olmuş. Açlık grevinin 60. gününü geride bırakmasının ardından bir grup edebiyatçı Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya destek amacı ile bir imza kampanyası başlatıyor. İmzaya açılan metin edebiyatçılara ulaştırılıp destekleri isteniyor.
Bahsin burasında bir hafıza tazeleme yapalım. Ardından imza kampanyasının akıbetine geri dönelim.
Özgürlük Hareketi’nin kitleselleşme momentlerinden biri de Diyarbakır zindanlarında 12 Eylül faşizmine karşı gösterdiği direniştir. Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’ın kişiliğinde vücut bulan zulüm aygıtına karşı işkence tezgahlarında katledilenler gibi açlık grevi ölüm orucu eylemlerinde de bu mücadelenin kurucu kadrolarından çok sayıda yaşamını yitirenler oldu. Bugün gelinen siyasallaşma düzeyinde bedenini ortaya koyan her bir devrimcinin ayrı ayrı çok büyük yeri var.
Direnişin bu denli yüksek olduğu yerde elbette teslimiyette o oranda yüksekti. Direnenler hem işkenceciye hem de bu teslimiyete de direniyorlardı. Daha sonra teslim olanlar, “PKK direnmeseydi baskı bu denli olmazdı biz de teslim olamazdık” minvalindeki sözlerle savundular teslimiyeti.
Direnenler yaşamları pahasına direndi, teslim olup “yaşayanlar” teslimiyeti kutsadı. Yüzleri de kızarmadan.
Gelelim Nuriye ve Semih’e destek amacı ile edebiyatçıların başlattığı imza kampanyasına. İmza metninin gönderildiği kimi emekli aydın-edebiyatçılar imza vermemişler. Ardından da uzun uzun “neden imza vermediklerini” anlatan yazılar kaleme almışlar. 60. gününü geride bırakmış bir açlık grevine destek amaçlı bir bildiriye neden imza atmadığını itici bir soğukkanlılıkla anlatmayı anlamak çok zor. Kimse bir eylem biçimi olarak açlık grevleri hakkında görüş istemiyor. Varsa bu konuda bir tavrınız bunu 60. gününe gelmiş bir açlık grevi üzerinden uzun uzun anlatmak da ne. Bu mesele bugün peyda olmuş değil ki. Uzun zamandır hem bizde hem de dünyada bu eylem var. Bugüne kadar bu konudaki önemsediğiniz fikirlerinizi neden paylaşmadınız. Paylaşmalıydınız ki 60 gündür açlık grevi yapan insanlara destek olmaya çalışanların da vaktini çarçur etmemeliydiniz.
Kimse size bu konuda fikriniz nedir diye sormuyor. Sizin bu meselde laf edeceğiniz vardı da bu eylemi mi fırsat bildiniz. 60 gündür ülkenin gündeminde olan bir meselede hem de bu mesele üzerine edecek lafınız var idiyse 60 gün kapınızı çalmalarını niye beklediniz.
Çok açık ki bu aşamada eylemin biçimini tartışmak en az açlık grevi ile ne gibi bir “menfaat” elde edildiğini soran-sorgulayan savcının tavrı kadar sorunludur.
Direniş büyüyüp yaygınlaştıkça kendi teslimiyeti ayyuka çıkan bir takım kalem erbabının her türlü direnişi karalama çabası yeni değil yani. Her türlü eylemliliği ve onun etrafında oluşan kendinden örgütlü tepkiyi yok sayma bunların temel refleksi. Açlık grevi yapan insanlara “lokanta açmalarını” önermek de terbiyesizlik. Cizre’de bodrumlara sığınmış yüzlerce sivilin devlet terörüne karşı direnişini “hendek siyaseti” adı ile mahkum etme çabası ile biçim olarak açlık grevi üzerinden bir tartışma başlatarak devlet terörünü görünmez hale getirmeye hizmet etmek olmuyor mu?
Siz destek vermek yerine ki bir yüklü açıklamalarla eylemin gündemini kaydırırken Nuriye ve Semih tutuklandı. Çok açık ki bu tutuklamanın amacı bu eylemi kırmaktır. Yazı kaleme alındığı sırada Nuriye ve Semih hapisteydi ve direnmeye devam ettiklerinin dışında son durumları hakkında bir bilgi yoktu. Erdoğan iktidarı tutsak aldığı Nuriye ve Semih’i 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanununa dayanarak zorla “besleyecek” zira bu madde tutsaklara bu insanlık dışı müdahaleye cevaz veriyor. Hesabın bu olduğu anlaşılıyor.
Sizin açlık grevi eylemlerine ilişkin entelektüel tartışmanız buysa, neredeydiniz buraya nasıl vardınız?
Son olarak, kendisi de İngiliz sömürgeciliğinin cezaevlerindeki siyasi tutsaklara dayattığı insanlık dışı uygulamaları protesto amacı ile girdiği açlık grevinin 66. gününde ölen Bobby Sands 27 yaşındaydı. Sands’ın cezaevinde yazdığı şiirlerden biri şöyleydi:
“Sanatçılar kalplerini kaybetti
Rüya içinde rüya görüyorlar,
Bir parça altın fiyatına satıldı sihirleri,
Bir halkın çığlıkları arasında.
Ay resmi çizerler, açan çiçeği de,
Dehalarıyla, öyle derler.
Ama Castlereagh’de yatan
Ve titreyen zavallının resmini çizemezler.”
(Castlereagh Sands’ın İngiliz polisi tarafından yakalandıktan sonra yoğun işkenceye maruz kaldığı yerin adı.)