Nereye baksak ölüm haberleri geliyor.
Doğal olarak gerçekleşen ölümler değil bunlar. Hepsinde doğrudan ya da dolaylı devletin eli ve sorumluluğu var.
Halkın temel hak ve özgürlüklerini gasp eden Erdoğan çetesinin zulmü hiç bir kural tanımıyor.
Polis panzeri „kaza“ yapıyor, Furkan ve Muhammet ölüyor. Polis alenen ateş açıyor Kemal Kurkut ölüyor. Polis ateş açıyor başka gençler ölüyor. Kimine kaza, kimine çatışma ve kimine de faili meçhul diyorlar ama sonuçta masum insanlar ölüyor.
O kadar çok ölüm-devlet cinayeti haberi geliyor ki, artık açıklama ve kınama eylemleri birbirine karışıyor.
Çocuk, genç, kadın, yaşlı... Öğrenci, işçi, köylü, memur, esnaf...Her yaştan, her kesimden insan eğer muhalifse öldürülüyor.
Hemen hemen hepsinin faili de belli ama „meçhul“ deniyor. Failleri içimizde geziyor. Erdoğan gladyosu vatansever maskesiyle içimizde cirit atıyor.
Öldürülenlerin birçoğunun cenazesi ortada yok. Ya tanınmaz hale getirilmiş ya da parçalanıp çöplüklere atılmış. İnsanlar ölülerine yas tutamıyor, cenazesini bulabilirse seviniyor.
Kemal Gün bir baba. Oğlunun cenazesini alabilmek için 79 gündür açlık grevi yapıyor.
Kılıçdaroğlu YSK’yi bir çete olarak ilan etti. Referandumda yapılan YSK darbesine karşı „Sokağa çıksaydık büyük katliam yapacaklardı, her şey hazırlanmıştı“ dedi. Kılıçdaroğlu’nun oportünizmi ve iki yüzlülüğü, „Anayasaya aykırı ama evet“ cümlesi gibi bu cümlede bir daha görülmüştür.
Ama kimdi bu katliamı yapacak olanlar? Resmi güvenlik güçleri mi, yoksa onların da desteğiyle Sedat Peker çetesi, Osmanlı Ocakları, SADAT vb. kılıflar altında örgütlenen, yeşil Ergenekon- Erdoğan gladyosu mu?
Boğazına kadar hırsızlık, yolsuzluk ve katliamlara batmış olan Erdoğan çetesi, iktidarda kalabilmek için tek çare olarak her türlü muhalefeti her yolla bastırma çabasına giriyor.
OHAL kararnameleriyle Erdoğan kendisine göre devleti yeniden organize ediyor. Buna itiraz edenleri tasfiye ediyor.
TRT ve devlet medyası zaten resmen Erdoğan’ın emrinde. „Hür basın“ havuç ve sopayla teslim alınmış. „Aykırı sesler“ ise ya zindanda ya da yazacak yer bulamıyor.
„Fetöcü“ bahanesiyle kamu sektöründe geniş tasfiyeler yapıldı. Bunların bir çoğu sol ve demokrat çevrelerden insanlar.
Her darbe döneminde olduğu gibi, en açık ve acımasız tasfiye gene üniversitelerde yapılıyor.
Birçok akademisyen ya hapiste ya da yurtdışına çıkmak zorunda kaldı.
Kıyıma uğrayan akademisyenlerin bir kısmı açlık grevleriyle direniyor.
Akademisyenler tarafından yapılan açıklamada:
„Türkiye’de Temmuz 2016’dan beri devam eden olağanüstü hal döneminde çıkarılan KHK’ler ile (Kanun Hükmünde Kararname) 120 binin üzerinde akademisyen, öğretmen, memur haklarında hiç bir soruşturma ya da yargılama yapılmadan görevlerinden ihraç edilmiş ve ömür boyu kamu görevinden men edilmiştir. 7916 akademisyen (452’si Barış İçin Akademisyenler’den), 33990 öğretmen ihraç edilmiştir. Türkiye’de hukuki itiraz yolları kapatılmıştır“ deniyor.
Akademisyenler hiç bir baskı, kısıtlama olmadan özgürce bilimsel çalışma yapmak ve düşüncelerini özgürce açıklamak hakkına sahiptir. Bu, sadece onların bireysel özgürlüğü ve hakkı değil, tüm toplumun özgürlüğü ve hakkı demektir. Akademisyenler gerçekleri araştırıp topluma açıklayamazsa, toplum gerçekleri nasıl ve nereden öğrenebilir?
Akademisyenlerin ve özgür medyanın susturulduğu bir toplum karanlığa mahkum demektir.
Saldırılar, akademisyenlerin şahsında tüm topluma yöneliktir ve tüm toplumun susturulmasını, teslim alınmasını amaçlamaktadır.
Ölüm sınırında direnen Akademisyen Nuriye Gülmen ve Öğretmen Semih Özakça, işlerine geri dönme talepleriyle Ankara’nın ortasında, Yüksel Caddesi İnsan Hakları Anıtı önünde 66 gündür açlık grevindeler. Açlık grevi hayati tehlike aşamasına gelmiştir.
Her ölümde hepimiz de parça parça ölüyoruz.
Yaşam hakkına sahip çıkmak, her yerde onların direnişini yaygınlaştırmak ve faşist saldırıyı püskürtmek tüm ezilenlerin zaferi olacaktır.