Savaşın ve şiddetin globalleşmesine tanıklık ettiğimiz günlerden geçiyoruz. Artan şiddet yaşamın içerisinde daha olağan hal aldı. Şiddetin olağanlaşması, yaşamı olağanüstü hale çevirse de artık bu durum olağan görülmeye başlandı. Şiddet arttıkça insan yaşamı önemini kaybediyor ve yerini soğuk rakamlar alıyor. Yaşamını yitiren insanlar sayılar üzerinden ele alınmaya başlandı. Neredeyse hayata tutunma çabası tek rakamlara tekabül ediyor. ‘Neyse ki çok insan ölmedi’ gibi avuntular oluşuyor.  

Savaş ve şiddet, yaşamı değersizleştiren bir olgudur. 

İnsanın, geçmişini, anılarını, özlemlerini, hayallerini, hayata dair umutlarını siliyor bir anda. Ölümler çoğaldıkça insan hikayeleri azalıyor. Duygular ölüyor, öfke, kin artıyor. İntikam yerleşiyor her şeye. Her insanının ölümü, duyguların ölümü oluyor. Ve aslında her gidenle insanlığımız ölüyor biraz.

Artan şiddet ve savaş, geriye büyük acılar bırakıyor. Ve acıları önceliyoruz. 

Toplu katliamlardan büyük sarsılıp, her gün tek tek kaybedilenlerden daha az etkileniyoruz. Tutuklanma, işkence, darp edilme, ev yakma, şehir kuşatma, hakaret, zulüm sıradanlaşıyor yaşamlarımızda. Kadın ve işçi cinayetleri görünmez olurken, polis baskınları, devletin antidemokratik uygulamaları kötünün iyisi olarak kalıyor elimizde. Daha katlanılır buluyoruz.

Alıştırılıyoruz şiddete, savaşa ve sonuçlarına. Ölümlere alıştırılıyoruz. Her gün parçalanmış bedenlerin medyada servis edilmesi artık rahatsız edici olmuyor. Satırlı, sopalı grupların, özel hareketçilerin tekbir getirerek sokaklarda dolaşması normalleşiyor. Polislerin her gün halkı darp eden, coplayan, panzerlerin kitleyi kovaladığı görüntülerden övgü ile bahsediliyor. Hal böyle olunca günlük yaşama sinmiş şiddet olağanlaşıyor. Daha küçük kalıyor.

Şiddet ve savaşın arttığı her dönem kadın katliamlarının da zirve yaptığı dönemlerdir. Fakat bu şiddet sarmalında bunu görmek mümkün olmuyor. Savaş coğrafyalarında kaçırılan, tecavüz edilen, katledilen, satılan onlarca kadının varlığı yaşama sinmiş şiddeti de katlanılır hale getiriyor adeta. Daha az tepkiye sebep oluyor.  

Her katilin mahkemelerden aklanarak çıkması da kolaylaşıyor böyle dönemlerde. 

Yaşamın ve insanlığın en çok öldüğü ülkeler, kadın katliamlarının en çok yaşandığı ülkelerdir.   

Yaşadığımız bölgeye, yani Ortadoğu’ya bakarsak, daha iyi anlarız bunu. Yitiklik, tükenmişlik duygusu yaşatır insana. Kadınlar sessiz sedasız öldürülür, çocuk yaşta gelin edilir, recm edilir, sünnet edilir. Kanıksatılmıştır topluma. Bilançoları da tutulmaz kadın kıyımının. Devlet ve erkek elele yapar bu kıyımı. Elele DAİŞ’leşir. 

Kadın katliamları tam DAİŞ tarzı yapılır oldu. DAİŞ’i yok etmek isteyenlerin önce devlet ve erkek zihninde yaşayan DAİŞ’ten kurtulması lazım. Sadece bianet'in yerel ve ulusal gazetelerden, haber sitelerinden ve ajanslardan derlediği verilere göre; Kasım 2014 ve Ekim 2015 tarihleri arasında erkekler; 283 kadını öldürüldü, 136 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti, 381 kadına ve kız çocuğuna şiddet uyguladı/yaraladı, 225 kadına ve kız çocuğuna cinsel tacizde bulundu, 157 kadını fuhuşa zorladı. Bu veriler Suriye’de DAİŞ’in yaptıklarından daha mı farklı? Aynı zihniyetin ürünü değil de nedir? 

O yüzdendir Ortadoğu ülkelerinde yaşam kolay kolay yeşermez. Çok emek, çok bedel ister. Sert kayalardan bir tutam taş koparmak gibidir bir kadının kendini bulması. Kanatır elini, yüreğini, beynini. Ortadoğu'da kadını yaratmak, yaşamı yeşertmek anlamına gelir. 

Zordur ama imkansız değildir. Bunu nerden biliriz? YPJ'den biliriz. Kürt kadın hareketinden biliriz. Hem devlet şiddetiyle hem de geleneksel toplum şiddetiyle yıllardır mücadele ederek kendini var eden Kürt kadınlarından biliriz. 

Bölgeyi kasıp kavuran şiddet ve savaş sarmalı içerisinde kendini var etmekle kalmayıp, bulunduğu bölgenin kadınlarını da sarıp salmalamaya çalışan iradesinden ve mücadelesinden biliriz. Biz biliriz de devlet bilmez mi? Devlet de bilir tabii Kürt kadınının iradesel duruşunu. Bilir de saldırır. Vekiline, eşbaşkanına, genç kadınına, Kürt analarına saldırır. Zılgıtlarla sıkıyönetime karşı durur. Devlet bu yiğit anaların zılgıtlarına da vurur. Ama yine de sokakları terk etmez. Kadınların bu iradesi Ortadoğu’da yeşeren yaşamın işaretidir. Bin yıllardır biriktirdikleri acıları; yaşama dönüştürme çabasıdır. Nihayetinde Mezopotamya'nın bağrında büyüyen umuttur. O yüzden şiddete, savaşa ve ölümlere alışmamalıyız. Kaybettiğimiz her can iktidarcı, devletçi, erkek zihniyetine karşı daha büyük bir mücadeleye dönüşmeli. Kötü olan sadece ölümler değil, asıl katliam ölümlere alışmaktır.