Atalarının açtığı yoldan giderek, miraslarını sürdürenler bugün basın, televizyon ve interneti de içine aldığı için „medya“ adını alan kitlesel haber alma araçlarını aynı kararlılıkla kullanıyorlar. Medya kurumlarının kağıt üzerinde birer patronu var, onlar karını da ceplerine atıyorlar, ama gerçek anlamda „sahip“ devlet gücünü ele geçirenlerdir.
Güç, adı konmamış bir satın almayla, hizmete sokmakta. „İyilikle“ biat etmeyenleri baskı kolonları arasında sıkıştırarak „yola“ getirmekte, bu arada anlı, şanlı yazarlar, burnu havada patronlar, bir anda rejim tarafından burnu sürtülmüş, sonra „paçozlaşmış“ tipler olarak karşımıza çıkmakta.
İttihatçılar, biat etmeyen üç gazeteciyi sokak ortasında vurdurarak, ötekilerin direncini kırdırmış, Mustafa Kemal iktidarı ilk günlerinde muhalif Ali Kemal’i askerlere linç ettirerek, daha sonra bazı patron ve yazarları İstiklal Mahkemeleri koridorlarında dolaştırarak teslim almış, Türk basını 1950’lere kadar „sahibinin sesi“ olmuştu. 1950’lerde, işlevini görenin yanında, yalaka, yalama „besleme basın“ ortaya çıkmış, 12 Eylül rejimi hepsini teslim almış, 1990’larda ortaya çıkan Kürt gazeteciliği ağır bedeller ödemişti.
1990’larda Kürdistan isyanı yayılmaya başlayınca, Türk medyası vicdanının sesi, gerçeğin gözü, kulağı olma işlevinden bütünüyle soyutlanmış, efendinin psikolojik savaş düdüğü olmaya karşılık kazancını artırmaya bakmıştı. Kürdistan sözkonusu olunca, „iktidar karşıtı gibi“ yapan Kemalistler’in yanında, ırkçılar, tarikatçılar hepsi bir cephede birleşiyor, en çok yalan söyleyen, kara propagandasında biri ötekinden „merdane“ efendinin yalan düdüğü, devlet eliyle işlenen suçlara çürütme örtüsü, dolayısıyla, bağışlar, bağışıklıklardan, ihale ve kredilerden aslan payını alan „en vatansever“di.
Kürdistan isyanına karşı, ordunun yer ve havadaki bütün gücü, üniformalı çeteler, mayfayla takviyeli olarak seferber edilmiş, topyekün savaş yürütülmeye başlanmış, ama efendi ile beslemesi medyanın ağzında, Kürt ulusal isyanı, hala „terörist hareket“ti. Yani „masum Türkleri korkutma“ harekleti, iyi mi?
AKP, kendi tabelasını asmadan önce, yani Erbakan günlerinde kendi medyasını yaratmış, gücün hizmetine verilmişti. AKP hareketi, Erbakan’ı devirip, deyim yerindeyse mülkünde gecekondu oturtarak devleti ele geçirdikten sonra, Kemalist medyayı da ele geçirmiş, ırkçı tarikatların yedeği olarak hizmete sokmuş, Kürdistan’da kara propagandaya hız vermişti.
Kalemlerin namus ve erdemi konusunda ibret verici bir dönemdir, bu. İbret verici olan para sesini duyanın, zalime temmenah çakıp, zulün hizmetinde tanınmaz hale gelmesiydi. Düne kadar kadikal birer demokrat, insani değerler cephesinde liberal kalemler, bir sabah yalan, dolan öğüten çarkın çarkçısı olarak karşımıza çıkıyordu. 1990’ların Hürriyet gazetesini, efendisinin yalancı başı olarak yerden yere vuranlar, AKP iktidarının emir eri olma ihalesinin başırılı iş adamı olunca, döneme, yere göre renk, doğrultu ve görüş değiştiren, çıkar için pişmanlaşmış Kürtleri de „aydın“ diye yedeğe alıp, kara propaganda atmasyonuna giriştiler.
Hürriyet gazetesi 1990’larda, haftada bir Cudi dağına Türk bayrağı dikildiğini müjdeleyerek, Türk ordusu tarafından yakılan köyleri Kürdistan ulusal savaşçılarına mal ederek, failli devlet tetikçileri olan cinayetleri „iç hesaplaşma“ diye gösteriyordu. Bunlar, hayatlarında dağ görmedikleri için olmalı, Gabar dağını avuç içi kadar olarak yutturmaya kalkışıyor, „Gabar dağı kuşatıldı, sonları geldi“ diye atıyor, insaniyet vicdanı adına „taraf“ gibi yaparak „kum falına“ bakıp, Kürtlerin katlini Kürtlere mal edip, polis ve askeri paklayarak efendiye psikolojik destek veriyorlardı. İhale, bağış, beslenme karşılığında Kürdü, Kürde, yani kendi geleceğine karşı kışkırtıyor, gerilla bir halkın onur savaşçısı değil de piknik yapmak için dağa çımış gibi onu teslime çağırıyor, çağrılarıına gülününce yalanla fesatlığı kararak taarruza geçiyorlardı..
Hürriyet gazetesi, geçmişte Genelkurmayın propaganda bültenlerini bize, „haber“ diye sunuyordu. İnsanlıktan yana taraf gibi yapanlar, genelkurmay bültenlerine tarikat, polis, iktidar uydurmalarını beynimize şırıngalıyor, tetik çeken, sorgulamalar yapan özel harekat polis şeflerini yazar diye öne sürerek, kalemlerin erdemini de kirletiyorlardı.
Bunlar, günümüzün „önce öldür, sonra gerekçeyi uydur“ kirliliğinin devamı. Etrafa saçtıkları kir, çirkefle Kürtleri dolandırıp, kandırmaya çabaladılar. Ama kirin altında, kalemlerin onuru boğuldu. Yazık…