Uzun yıllarını özgürlük mücadelesine adamış, bu uğurda dağları yolları ev bilmiş bir kadın yönetici ile yapılan söyleşiyi izliyoruz televizyonda. Güvenlikçi politikalar, devletin saldırgan tutumu ve tahmin edeceğiniz her konuda sorular cevaplar birbiri ardı sıra. Gergin, çok gergin. Haklı diyorum içimden, yaşanan acılara, hükümetin pervasızlığına baksana, insan nasıl rahat olabilir?
Konuşma uzadıkça gerginlik kızgınlığa dönüşüyor.
Kızgın, üzgün, acılı.
Yüreği Xerabê Bava'nın acısıyla yorgunken Lice köylerinde başlayan operasyonların endişesi ile kapanmamış yaralarına hançer sokulmuş. Kolay mı?
Değil.
Hem sadece o mu kızgın?
Bu acıları yaşamış, tanıklık etmiş, duymuş, bilmiş olup da serin kalmış, duyarsız kalmış olan var mıdır? Varsa da insan mıdır?
Söz Barzani ve AKP arasındaki son ittifaka gelince kızgınlık öfkeye yükseliyor.
Bu ihanet çizgisi hep vardı, diyor. Olmasa; bu bölünmüşlük bu zulüm olur muydu, diyor.
Kızgın, öfkeli ve umutsuz...
Sözleri gerçeklikten kopuk mu? Değil.
Sadece o mu söylüyor bunları? Hayır.
Bu soruna kafa yoran, çözüm arayan, hemen herkes yapıyor bu tespiti. Yolda belde her yerde duyabilirsiniz bu sözleri. Hak verirsiniz vermezsiniz bir yana, çoğunlukla bir kulağınızdan girer ötekinden çıkar.
Ama bu kez öyle değil. Çünkü konuşan sıradan, her yanda karşılaşacağınız, sözlerini kulak arkası edeceğiniz biri değil.
Ömrünü özgürlük mücadelesine adamış, harekete yön verenlerden bir kadın.
Ağzından çıkan her söz ardında bir perspektif barındırıyor. Sözleri düne değil yarına ait. O böyle düşünmese de böyle.
Bu yüzden kızgın, öfkeli hatta umutsuz diğer insanlardan, halktan ayrı bir ağırlığı var sözlerinin. Ona inanan ve inanmayan herkes için hem de.
Sokağa çıkma yasakları sırasında ve sonrasında bölgeye yaptığımız ziyaretlerde insanlarla görüşmelerimizi düşünüyorum. Acıların en büyüklerinin tam ortasındaydılar çoğu. Bir insana verilecek en büyük cezalardan daha büyüktü yaşadıkları acılar. Ama içlerinden pek azı "umutsuzum" demişti. Belki dilinin ucuna kadar gelmişti pek çoğunun ama yutmuştu bu tüketen sözcüğü, kendi kişisel varlığını koruma adına belki sadece ama yutmuş dışarı bırakmamıştı.
Şimdi adımlarına basarak yol yürüneceğine inandığı birisi, öfkeyle;
Bu ihanet çizgisi hep vardı, diyor. Olmasa; bu bölünmüşlük bu zulüm olur muydu, diyor.
Zaten varsa, zaten olacaksa, yarına ait sözün buysa, bu gün bu ölümüne mücadele niye diye sormadı röportajı yapan. Sorsaydı, öfkeyle söylenen bu sözcükler umutsuzluğa değil mücadeleye doğru yol alacaktı eminim. Sormadı. Ama bu soru pek çok zihinde yankılandı, yüreklerde kabuklanan yaraları yaladı geçti...
Öfkenin, sözleri nasıl da negatif bir anlama büründürdüğünü, konuşmada umutsuzluk sözcüğü geçmediği halde yarattığı umutsuzluk duygusunu düşünürken, Mevlana'ya ait bir sözü hatırladım "...anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadardır".