Türkiye siyasetindeki son yılların en önemli gelişmesi AKP’nin yüzündeki maskenin düşmesidir. Çünkü yıllardır Kürt sorunundan söz eden, bunun istismarını yapan, bu sorunu çözüp Türkiye’ye barış getireceğini iddia eden ve bu temelde seçimleri kazanan AKP, şimdi Kürt sorunu yok demekte ve gerilim politikası izlemektedir. 

AKP, iktidara Kürt sorununu çözmek için gelmemiştir. Gündeminde böyle bir konu yoktur. Bu nedenle Tayyip Erdoğan AKP’nin ilk hükümet olduğu dönemde Rusya’da kendisine Kürt sorunu sorulduğunda “Düşünmezseniz böyle bir sorun da olmaz” cevabını vermiştir. Bu sorunu aklına bile getirmemiştir. Çünkü o sırada PKK’nin bittiği ve Kürt sorununun kalmadığını düşünülmektedir. Devlet, Önder Apo’nun yakalandığını, PKK’nin yenilgiye uğradığını, bu nedenle Kürt sorunu kalmadığını düşünmektedir. Devlete göre zaten Kürt sorunu yoktu; terör sorunu, PKK sorunu vardı; o da yenildiğine göre Kürt sorunu kalmamıştı. Bu nedenle hükümet olan AKP için de Kürt sorunu olamazdı. Tayyip Erdoğan’ın ilk iktidar olduğunda Kürt sorunu yok demesi, bu nedenledir. 

PKK, AKP hükümetine defalarca Kürt sorununun çözümü yönünde adım atması için uyarı yaptı. PKK bu konuda birçok deklarasyon ve projeyi kamuoyuna sundu. Ancak AKP de devletin klasik zihniyetiyle hareket etti; Önderlikleri yakalandı, PKK zayıfladı, tasfiye oluyor düşüncesiyle bu uyarıların hiçbirini dikkate almadı. Hatta PKK içindeki tasfiyeci provokatörlere ve bu tasfiyeciliği destekleyenlere umut bağladı. Bu nedenle hiçbir adım atmadı; aksine inkarcılığı sürdürdü. Bu durum karşısında PKK 1 Haziran 2004 gerilla hamlesini başlattı. Buna, inkarcılığa karşı ikinci 15 Ağustos hamlesi demek de mümkündür. 

AKP bu hamle karşısında da Kürt sorununun çözümü için hiçbir adım atmadı. Aksine tasfiyeciliği başka biçimde sürdürme ve PKK’nin önünü alma politikasına yöneldi. Öyle ki, cezaevindeki DEP milletvekilleri çıkarılarak 1 Haziran 2004 hamlesinin önü alınmak istendi. Bu dönemde İran ile birlikte PKK’nin tasfiye edilmesi ve Kürtlerin birlikte kontrol edilmesi için ortak planlar yapıldı. Ancak tüm bunlar 1 Haziran 2004 hamlesinin gelişimini önleyemedi, gerilla Bakurê Kurdîstan’ın bütün eyaletlerinde etkinliğini arttırdı. AKP hükümeti bu durum karşısında sıkıştı. Çünkü ne Kürt sorununu çözmek ne de Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezmek için bir programı vardı. Devletin zihniyeti ise çözüm değil, bastırmaktı. AKP’nin o sırada açıkça saldırgan politika izlemesi mümkün değildi. Bu durumda iktidarını kaybedebilirdi. Bu nedenle iki yıl önce “Düşünmezseniz Kürt sorunu yoktur” diyen Erdoğan, 2005 güzünde Amed’e gittiğine “Kürt sorunu vardır ve benim de sorunumdur” demek zorunda kaldı.


 Erdoğan gerçek yüzünü gizleyemedi 

Demokratikleşme söylemi ile iktidara gelen ve bu temelde toplumdan oy isteyen bir parti, Kürt sorunu yok deyip şiddet yöntemine yönelseydi kısa sürede iktidarını kaybederdi. Bu nedenle yumuşak söylem kullanma ihtiyacını duydu. Ancak bu konuda tutarlı olmadığı, sadece toplumunun desteğini kaybetmemek için bu tür söylemlerde bulunduğu kısa sürede anlaşıldı. Şemdinli’de Umut Kitabevi’nin bombalanması ve sonrasında iki yurtseverin katledilmesi sonucu yaşanan gelişmeler bu gerçekliği ortaya koydu. İlk önce “Bu olayların sorumlularını bulup cezalandıracağız” diyen Tayyip Erdoğan, Yaşar Büyükanıt katillere “İyi çocuklardı“ deyince çark etti. Bu defa da ordu, asker ve sivil bürokrasinin hoşuna giden tutumlar ortaya koydu; konuşmaları bu yönde oldu. 

2006 yılının Mart’ında Muş’ta katledilen 14 gerillanın cenaze töreninde Amed halkı ayağa kalkınca Tayyip Erdoğan gerçek yüzünü açığa vurdu. Kürdistan’da gelişen serhıldanları bastırmak için “Kadın da olsa, çocuk da olsa gereğini yaparız” dedi. Hiçbir faşist liderin bile dillendiremediği sözleri dillendiren Tayyip Erdoğan’ın esas karakteri budur. O günden bugüne bu karakterini defalarca ortaya koymuştur. 


AKP ateşkesi oyalama siyaseti 

olarak kullandı 

Amed’de başlayan, tüm Kürdistan’a yayılan serhildanlar yanında 2006 yılı gerillanın yoğun mücadelesiyle geçti. Gerilla direnişi, AKP hükümetini sarstı. Gerilla direnişi aynı hızla sürdürüldüğü takdirde AKP hükümetinin düşeceği anlaşıldı. Bu nedenle Tayyip Erdoğan birçok aracı devreye koyarak ateşkes ilan edilmesini istemiştir. Neredeyse aracı olarak devreye koymadığı kimse kalmamıştır. Amed Belediye Başkanı’ndan aydınlara, yazarlara, Avrupa’dan ABD’ye, İran’dan KDP’ye kadar herkesi aracı yaparak ateşkes yapılmasını istemiştir. ABD’nin 2006 yılındaki “Ateşkes olursa memnun oluruz” açıklaması, tamamen AKP hükümetinin isteğiyle yapılmıştır. Bu yönlü çabaların bir kısmı bizzat Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı tarafından yürütülürken, bir kısmı da o zamanın MİT müsteşarı Emre Taner tarafından yürütülmüştür. Öyle ki ateşkes olursa Kürt sorununun çözümünde adımlar atılacağı söylenmiştir. Tabipler Birliği Başkanı Gencay Gürsoy’un sık sık Tayyip Erdoğan’ın sözünü tutmadığını, yalancı olduğunu söylemesi 2006 yılında verdiği sözlerle ilgilidir. 

AKP’nin aracılarla dolaylı dolaysız yaptığı başvurular sonucu durum Önder Apo’ya iletilmiştir. Avukatlar dışında Önder Apo’yla doğrudan siyasi temsilcilerin yaptığı görüşmeler ilk o zaman yapılmıştır. Önder Apo da “olabilir” deyince, KCK yönetimi toplanarak 1 Ekim 2006 yılında ateşkes kararı almıştır. Ancak bu ateşkes kararına rağmen Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olduğu hükümet hiçbir adım atmamıştır. Öyle ki, Kürt Halk Önderi “Eğer doğru bilgilendirilseydim; hükümetin adım atacağına dair hiçbir şey olmadığını görseydim bu aldatmaya alet olmazdım” diyerek Kürt Özgürlük Hareketi’ni de, aracıları da eleştirmektedir. Çünkü Tayyip Erdoğan oyalama ve aldatma politikasını o dönemde başlatmıştır. MİT Müsteşarı Emre Taner Kürt sorununun çözümü için bazı adımlar atılmasını söylediği halde, Erdoğan herkesi aldattığı gibi MİT müsteşarını da aldatmıştır. MİT Müsteşarı Emre Taner’in daha gerçekçi ve objektif yaklaşımı karşısında klasik devlet politikasını esas almıştır. 2007 yılı Mayıs ayında gerçek karakterine uygun olarak Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’la Kürt halkının özgürlük mücadelesine karşı ortak tutum ve savaşı yürütme kararı almıştır. Bu karar, Genelkurmay karargahında başta Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’la birlikte alınmıştır. Buna Mayıs mutabakatı diyebiliriz. Bu mutabakata göre siyasal İslam sistem içine alınacak ama Kürtlerin özgürlük mücadelesinin bastırılması konusunda bu mutabakata bağlı kalınacaktır. Erdoğan, o günden bugüne bu mutabakata göre davranmaktadır.


2007’deki mutabakatla dengeler değişti

Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti Kürtleri, sosyalistleri ve siyasi İslamcıları sistem dışına bırakma üzerine kurulmuştur. 2007 Mayıs’ında iktidarcı siyasi İslam devlet içine alınarak Kürtler ve sosyalistlere karşı yeni bir iktidar bloğu ortaya çıkarılmıştır. Sosyalistlerin de reel sosyalizmin yıkılmasından sonra zayıfladığı ve bir varlık gösteremeyecekleri düşünüldüğünden bu ittifak esas olarak somut tehlike olarak görülen Kürtlere karşı kurulmuştur. Bu açıdan 2007 Mayıs mutabakatı devlet sistemi ve dengelerinde değişimi ifade etmektedir ya da yeni dengeler üzerinde bir siyasi sistem kuruluşuna gidilmiştir. Bu, cumhuriyetin kuruluşundan bugüne var olan sistemin Kürt Özgürlük Hareketi ve demokrasi güçleri tarafından sarsılması sonucu ortaya çıkan boşlukları, yetersizlikleri ve sistemin işlemeyen yanlarının restorasyonunu ifade etmektedir.

Türbanlı eşi olan Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olması ve 22 Temmuz’da AKP’nin yeniden iktidar olmasının önünün açılması bu mutabakat sonucu ve restorasyon amaçlı gerçekleşmiştir. Bu temelde Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı savaşın yükseltilmesi ve PKK’nin ezilmesi kararı alınmıştır. Bu çerçevede iç ve dış ittifakların genişletilmesi ve bir savaş cephesi haline getirilmesi amaçlanmıştır. Bu nedenle içeride başta Fethullahçılar olmak üzere birçok çevreyi de yanına alarak Kürt Özgürlük Hareketi kuşatılıp, yalnızlaştırılıp ezilmek istenmiştir. Bu dönemde sol liberal denilen çevreler, hatta bazı sol demokratlar bile AKP’nin bu yüzünü göremeyip demagojilerine aldanarak PKK’yi ezme, silah bıraktırma ve tasfiye etme kampanyasında yer almışlardır. Dışarıda ise başta ABD olmak üzere birçok gücün desteği alınmaya çalışılmıştır. 5 Kasım 2007’de Beyaz Saray’da gerçekleşen Bush-Erdoğan görüşmesi, bu görüşme içinde Genelkurmay ikinci başkanı Ergun Saygun’un yer alması da bu saldırı ve tasfiye planıyla ilgilidir. Nitekim bu görüşmede PKK’nin ortak düşman ilan edilmesi ve dünyanın her tarafında birlikte mücadele edilmesi kararı alınmıştır. 

Bu görüşmeden sonra Türkiye’ye karmaşık ve en üst düzeyde askeri istihbarat bilgilerinin verilmesi ve bu temelde hava saldırılarının gerçekleşmesi sağlanmıştır. Bu saldırıların arkasından HPG’nin karargahı olan Zap alanına saldırılmış ve ele geçirilmeye çalışılmıştır. Ancak Zap’ta tarihi bir direnişle karşılaşılmış, Zap, ikinci bir Sarıkamış olmuştur. Yaşar Büyükanıt’ın dediği gibi “yağdan kıl çeker gibi” askerleri kaçırmasaydı ikinci Sarıkamış binlerce asker ölümüyle de tam olarak tekrar edecekti. Aslında gerilla geri çekilenlere, daha doğrusu kaçanlara yol verdiği için ikinci Sarıkamış gibi binlerce askerin ölümü yaşanmamıştır. 


Tasfiye politikası ısrarla sürdürüldü 

Ancak bu yenilgiden sonra da AKP hükümeti tasfiye politikasından vazgeçmemiştir. Bir yönüyle ABD’de de konuşulan bu saldırılar ve PKK’nin tasfiyesine verilecek destek karşılığında Güney Kürdistan’ın Türkiye tarafından tanınması ve dil, kültür alanında bazı yumuşamalar yapılarak PKK’ye karşı yürütülen savaşın siyasal boyutunun güçlendirilmesi kararı da pratikleştirilmiştir. Bireysel haklar çerçevesinde Kürt sorununu çözmek, daha doğrusu kurtulmak yaklaşımı Zap yenilgisiyle birlikte Türkiye’nin gündemine sokulmuştur. Zap ele geçirilseydi “PKK’yi yendik, televizyon açıyoruz, kurs açıyoruz, Kürt enstitüsü kuruyoruz” diyerek Kürt sorununu çözdüklerini iddia edeceklerdi. Ancak Zap’ta bozgun yaşandı. 

2008 yılının sonunda 24 saat Kürtçe televizyonun yayınına geçilmesi ve farklı diller enstitüsü içine Kürtçe’nin de dahil edilmesi konusunun bizzat İlker Başbuğ’un desteklediği bir psikolojik savaş argümanı olduğu daha sonraları açığa çıkmıştır. İlker Başbuğ, “Tek millet olmamızı engellemeyecek, yani kültürel soykırımı önlemeyecek adımlar atılır” diyerek bu politikanın teorik temelini ve amacını ortaya koymuştur. 

2009 genel seçimlerinden sonra belediye başkanlarının, il ve ilçe yöneticilerinin, tüm DTP üyelerinin siyasi soykırım operasyonlarıyla tutuklanmaları da bu bireysel haklara dayalı tasfiye ve yeni kültürel soykırım politikasını Kürt halkına kabul ettirme konseptiyle ilgilidir. İlker Başbuğ’un basın karşısında açıkladığı yeni Kürt politikasıyla bu siyasi soykırım operasyonlarının aynı günde başlatılması bu nedenledir. Türk devletinin böyle bir yeni konseptle Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme ve Kürt halkı üzerinde yeni bir egemenlik kurma politikasıyla, Türkiye’nin bu politika değişimi ve Özgürlük Hareketi’ne karşı benimsediği yeni mücadele konseptini demokratik siyasal mücadeleyle boşa çıkarıp Türkiye’nin demokratikleşmesi ve bu temelde Kürt sorununun çözümünü sağlama biçimindeki iki politika o günden bugüne büyük bir mücadele içindedir. Bu çerçevede büyük bir strateji ve taktik mücadelenin yürütüldüğü kesindir.


AKP’nin restorasyon çabası boşa çıkarıldı 

Kuşkusuz Türk devletiyle Kürt Özgürlük Hareketi arasındaki siyasal mücadele sadece görüşme, diyalog ve demokratik siyasal yöntemlerle sürmemiştir. Oslo görüşmeleri sonrası olduğu gibi şiddetli bir savaş biçiminde de yürümüştür. AKP Oslo’da yapılan görüşmeler ve ortaya çıkan mutabakatları yerine getiremeyeceğini görünce Ağrı’da olduğu gibi Silvan’da da askerleri gerillanın üzerine sürerek provokasyonlar yaptırarak savaşı başlatmıştır. Silvan provokasyonunu yaratarak demokratik siyasal yollardan kaçarak savaşa başvurup Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezmek istemiştir. Ancak 2011 ve 2012’de süren şiddetli savaş sonucu bırakalım Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezmeyi, kendisinin koltuğu sallanınca 2012 yılının sonunda yeniden Önder Apo’nun yanına temsilcilerini göndermiş ve ateşkes ilan edilmesini istemiştir. Ateşkes ilan edilip çatışmasızlık sağlanırsa Kürt sorununun çözümünde adımlar atılacağı söylenmiştir. Önder Apo, Erdoğan ve AKP hükümetinin karakterini bilse de böyle bir süreci Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözüm zeminini güçlendirmek için başlatmayı doğru bulmuştur. Erdoğan ve AKP hükümeti hiçbir adım atmasa da o günden bugüne Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü daha fazla gündeme gelmiş ve daha geniş toplumsal kesimlere mal olmuştur. AKP’nin sıkışması ve zor duruma düşmesinden, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözüm zemininin güçlenmesi çerçevesinde yararlanılmıştır. 

Önder Apo, AKP’nin çok sıkıştığı, iktidarının ilk defa bu düzeyde tehlikeye girdiği bir dönemde 2014 Kasım sonunda bir demokratik müzakere taslağı sunarak AKP’yi adım atmaya zorlamıştır. Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü gündemi AKP’ye de kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Erdoğan ve AKP gündemi daha fazla otoriterleşme ve bu temelde restorasyonu esas alırken, Kürt Halk Önder, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümünü köklü reformlarla Türkiye’nin gündemine koymaya çalışmıştır. Son dönemlerdeki mücadeleyi, eski sistemin restorasyonuyla köklü reformlarla Türkiye’nin değişimine uğratılması mücadelesi olarak görmek gerekir. 28 Şubat deklarasyonuyla restorasyon değil, reform Türkiye’nin önüne konulunca, Tayyip Erdoğan, daha doğrusu bir bütün olarak devlet müdahale etmiştir. Erdoğan’ın 28 Şubat deklarasyonunu, Önder Apo’nun Newroz’daki manifesto niteliğindeki konuşmasını ve İzleme Heyetini reddetmesi, tamamıyla Önder Apo’nun siyasi hamlesinin ve siyasi mücadelesinin Kürt Özgürlük Hareketi ve Türkiye halklarının lehine gelişmesine yönelik bir müdahale olarak görülmelidir. Erdoğan çözüm sürecini restorasyon için bir fırsat ve zemin olarak değerlendirmek isterken bunu başaramamış, Önder Apo’nun Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü için bu süreci değerlendiren çabası kazanmıştır. Böylece Önder Apo’nun siyasi dehası üstün gelmiştir. 


HDP projesi çözüm sürecini gerçekleştirme projesidir

Çözüm süreci derken halk da, demokrasi güçleri de Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi olarak anlamaktadır. Erdoğan, AKP ve bakanları ne derse desin, algı ve gerçeklik budur. Bunun dışında düşünülen ve dillendirilen hiçbir şey çözüm süreci değildir. Hiç kimse Kürt halkına ve demokrasi güçlerine restorasyonu, yani kurumsal faşizmi yeniden sistemleştirmeyi çözüm süreci olarak yutturamaz. Zaten Erdoğan da yutturamadığı için çözüm sürecine tekmeyi vurmuştur. Başbakan ve Tayyip’in hık deyicisi Yalçın Akdoğan’ın toplumu aldatmak için “Çözüm süreci devam ediyor” demesi tamamen bir demagoji ve seçim söylemidir. Esas olan Tayyip Erdoğan’ın söyledikleri ve yaptıklarıdır. Bunu da herkes ayan beyan görmüştür. 

Çözüm süreci halka ve demokrasi güçlerine mal olmuştur. Halk ve demokrasi güçleri,Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü temelinde mücadeleyi yükseltecek ve AKP’nin yeni kurumsal faşizmi restore etmesine fırsat vermeyecektir. Zaten HDP projesi Önder Apo’nun bugüne kadar getirdiği çözüm sürecinin amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik bir projedir. Bu projeye karşı çıkmak, çözüm sürecine karşı çıkmaktır. Ancak halk buna izin vermeyecek, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözüm çabası ve mücadelesi 7 Haziran’da yeni bir aşamaya kavuşacaktır.