27 Temmuz 2011’den bu yana, yani neredeyse yedi yıldır Kürt Halk Önderi, avukatlarıyla görüştürülmüyor. Üstelik evrensel hukukta karşılığı olmayan ve AİHM’nin İnsan Haklarına aykırı olduğuna hükmettiği, ağırlaştırılmış müebbet cezası gibi kişiye mahsus, uydurulmuş bir ceza söz konusuyken avukatlarıyla hiç görüştürülmemek, hükümetin son derece keyfi ve hukuka aykırı bir uygulaması oluyor. Tam on sekiz yıldır İmralı gibi özel ağırlaştırılmış izolasyon uygulaması altında ve altmış sekiz yaşında tutuklu bulunan bir insanın, tam yedi yıldır hükümetin hukuk dışı keyfi uygulaması olarak avukatlarıyla görüştürülmemesi, insan hakları felsefesi veya hukuku açısından ne anlama geliyor? Bunu özelde İnsan Hakları hukukçularının genelde de tüm hukukçuların yorumlaması ve hızla eylemsel bir karşılık oluşturması lazım. 

2013’ün başından itibaren çözüm görüşmeleri adı altında hem devlet adına hem de Kürtler adına İmralı’ya heyetlerin gittiği ve Öcalan’ın “diyalog süreci” olarak adlandırdığı süreçte bile, hukuki bir hak olarak avukat görüşmesi hiç gerçekleşmemiştir. Nitekim Dolmabahçe Mutabakat metni ortak açıklamasından sonra, Tayyip Erdoğan’ın yaptığı faşist müdahale ardından, adaya gidişler sınırlandırılmış ve en son 5 Nisan 2015’deki HDP heyeti görüşmesinden sonra adaya ne heyetler, ne avukatlar ne aile hiç kimse götürülmemiştir. 

Bu “diyalog sürecine" Tayyip Erdoğan’ın yaptığı faşist müdahale, Türkiye demokrasisine yapılmış en büyük darbedir. Asıl darbe süreci ondan sonra işlemeye başlamıştır.  Erdoğan’ın Bahçeli ile beraber; 7 Haziran’da ortaya çıkan demokratik halk iradesini ret etmesi, AKP’yi MHP ile birleştirerek 1 Kasım seçimlerine tek parti iktidarını ve savaş hükümetini dayatması, ortaya çıkan bu faşist iktidara karşı çıkıp direnen Kürt kentlerini yakıp yıkması, yaşlı-çocuk-kadın-erkek demeden yüzlerce sivili bodrumlarda diri diri yakması, ardından gelişen sözde 15 Temmuz darbe girişimi ve OHAL rejimi, Kürt belediyelerine kayyum atanması, HDP eşbaşkanları ve milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılıp zindanlara atılması gibi faşist uygulamaların hepsi daha sonra gelişen uygulamalardır. 

Türkiye’nin son iki buçuk yıldan beri içinden geçtiği korkunç sürecin, İmralı görüşmelerinin bu biçimde kesilmesiyle başladığını ve bunun Türkiye demokrasisine yapılan en büyük darbe olduğunu kimse unutmamalıdır. Bunu unutarak süreci değerlendirmek ve analiz etmek, tarihi yanılgılara yol açmaktadır. 

Kürtler direne direne çağın en politik halkı haline geldiler ve tüm bu gerçekleri hem tarihsel arka planıyla hem de güncel olaylar boyutuyla yorumluyorlar ve görüyorlar. O yüzden durmadan “Önderliğe Özgürlük” diyorlar. Kürtlerin “Önderliğe Özgürlük” talebi, Önderliğe sadece duygusal bağlılıkları ile ilgili değildir. Önderliği sevmenin ve ona yılların özlem ve hasretini duymanın yanı sıra, bir de Türkiye’nin demokratikleşme ve Kürdistan’a özgürlük yolunun da “Önderliğe Özgürlük"ten geçtiğini iyi biliyorlar. Bu yüzden tam beş yıldır gece-gündüz yaz-kış aralıksız, Strasbourg’da her gün nöbet tutuyorlar. Bunun için Rojava kent ve kantonlarında Kürtler her gün “Önderliğe Özgürlük” yürüyüşü yapıyorlar. 

Bir Önderlik projesi olan HDP’ye, 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde altı milyon insan bunun için oy verdi. Tayyip Erdoğan faşist darbesine Kürtler bunun için boyun eğmedi ve direndi. Cezaevlerindeki tutsaklar bunun için açlık grevine yattı. Kürdistan dağlarındaki görkemli direniş, bunun için her gün biraz daha yükseliyor. Tüm Kürtler bunun için her gün “Önderliğe Özgürlük” diyor.