Önderliğe saldırmanın ‘cazibesi’
Forum Haberleri —

Öcalan'a özgürlük
- Amaç, Önderliği sloganlar düzeyinde yüceltmek ya da mahkum etmek değil, insan hayatındaki ve toplumsal dokudaki belirleyici rolünü, bütün ilişki ve çelişkileriyle anlamaya çalışmaktır.
NİHAT ALTAN
Rojavayê Kurdistan’ın ulusal ve küresel ölçekte Kürtler ve dostları tarafından canhıraş bir şekilde savunulduğu bu yılın ilk ayında, bir gerçek yine tüm çıplaklığıyla açığa çıktı. Saldırılar, yalnızca bir coğrafyaya, bir yönetime ya da bir askeri güce değil, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’da ifadesini bulan özgürlükçü paradigmanın kendisine yöneldi. Öcalan’ın düşünsel ve siyasal öncülüğü, bir yandan kolonyal güçlerin sistematik saldırılarına maruz kalıyor, diğer yandan özgürlüğü devletçi, eril ve merkeziyetçi kalıplar dışında düşünemeyen zihinler tarafından da hedef alınıyor. Öcalan’a yönelen saldırıları, bir kişiye yönelmiş tepkiler olarak deği, Kürt varlığının özgür ve demokratik temeller üzerinde yeniden inşa edilme potansiyeline, yani varoluşsal 'Kürt Aklı’na yönelmiş örgütlü ve bütünsel bir saldırı olarak görmek gerekiyor.
İmkana açılan savaş
İnsan, dünyaya gözlerini açtığı anda tamamlanmış bir varlık değildir; hikayesine eksik, kırılgan ve yön arayan olarak başlar. İlk nefes, yalnızca biyolojik bir başlangıçtır; insanın asıl doğumu, anlamla, dille, ilişkiyle ve yönle karşılaştığı anda gerçekleşir. Bu yüzden insanın gelişimi, tek başına bir büyüme süreci değil, başkalarıyla temas ederek, başkalarının izlerini taşıyarak ve çoğu zaman birilerinin açtığı yollardan yürüyerek şekillenen uzun bir yolculuktur.
Toplum dediğimiz yapı, yolcuların bir araya gelmesi, bu yolculukların üst üste binmesiyle oluşur. Bireysel adımların ortak bir ritme kavuştuğu, dağınık seslerin bir melodiye dönüştüğü karmaşık bir bütündür toplum… İnsani gelişme, yalnızca bilgi birikiminin artışı ya da bedensel olgunlaşma değildir; insanın kendini ve dünyayı anlamlandırma kapasitesinin derinleşmesidir. Bu derinleşme boşlukta gerçekleşmez: Her birey, düşüncelerini bir dilden, bir nefesten ve bir bakıştan ödünç alır. Değerlerini hazır bulmaz insan, sorularını başkalarının sorduğu soruların yankısı olarak üretir. Aynaya baktığında bile çoğu zaman kendini başkalarının gözünden tanımaya çalışması, toplumsallaşmanın, çoğu zaman sessiz ve görünmez bir süreç olması bundan dolayıdır.
Sınav, pusula ve istikamet
İnsan, hangi sözcüğün ne zaman söyleneceğini, hangi davranışın kabul görüp hangisinin dışlanacağını, neyin “doğru” ya da “yanlış” sayıldığını, çoğu zaman fark etmeden öğrenir. Bu öğrenme, yalnızca kurallar aracılığıyla değil, çoğunlukla örnekler üzerinden gerçekleşir. Zira insan, soyut ilkeleri değil, somut hayatları taklit eder. Bu nedenle toplumlar, kendilerini en çok anlattıklarını düşündükleri, inandıkları kişiler üzerinden tanımlar. Bu noktada, bazı figürler yalnızca kalabalığın bir parçası olmaktan çıkar; yön gösteren, anlamı yoğunlaştıran ve dağınık olanı bir eksen etrafında toplayan odaklara dönüşür. Önderlik, tam da burada, insanın içsel pusulasıyla toplumsal yön arasındaki boşluğu dolduran bir kavşak olarak belirir ve toplumun kendine tuttuğu ayna olur.
Bir sınavdır önderlikler, çünkü toplumlar, sadece ne olmak istediğini değil, ne olmak istemediğini, neyden korktuğunu ve neyi meşrulaştırdığını onların üzerinden görür. Hangi sesleri yükselttiğimiz, kimleri örnek aldığımız ve hangi anlatılara teslim olduğumuz kadar, hangi anlatılara gözümüzü kapattığımız, kaçtığımızı da gösterir ve kolektif geleceğimizi sessizce biçimlendirir bu sınav.
Önderlik, yalnızca yüksek sesle konuşmak ya da kalabalıkları peşinden sürüklemek değildir; çoğu zaman görünmeyen bir etki alanında çalışır. Bir düşüncenin yaygınlaşması, bir değerin içselleşmesi, bir cesaretin bulaşıcı hâle gelmesi. Bunlar alkışlarla değil, zamanla ölçülür.
İnsanlar, bazen adını unutur ama önderin açtığı yol üzerinde yürümeye devam eder, çünkü önder bir bakış açısı, bir duruş, bir direnç ve bir imkân duygusu üretir. Toplumlarına, oldukları yerin zorunlu ve bir kader olmadığını, başka bir ihtimalin var olabileceğini hissettirir.
Önder toplumu etkilerken, toplum da hangi tür önderliklerin mümkün olacağını belirler. Bu karşılıklı ilişki, insanın hem özne hem de ürün olduğu karmaşık bir yapı yaratır; bir yandan kendini inşa ederken, diğer yandan kendisini inşa eden yapının parçası hâline gelir. Önder, bu döngünün hızlandığı, yoğunlaştığı ve görünür olduğu düğüm noktalarıdır. İnsani gelişme ile toplumsallaşma arasındaki ilişki, bu bağlamda, tek yönlü bir etkileşim değil, sürekli devam eden bir döngüdür.
Ne var ki önderlik, her zaman iyileştirici bir güç olarak ortaya çıkmaz. Aynı mekanizma, aynı etki kapasitesi, farklı niyet ve zihniyetle birleştiğinde yıkıcı sonuçlar da doğurabilir. Kör bağlılık, sorgusuz itaat ve düşünsel tembellik, çoğu zaman güçlü öncülük anlatılarının gölgesinde büyür. İnsanlık tarihinde çoktur böyleleri.
Bu yazının amacı, önderliği sloganlar düzeyinde yüceltmek ya da mahkûm etmek değil, onun insan hayatındaki ve toplumsal dokudaki belirleyici rolünü, bütün ilişki ve çelişkileriyle birlikte anlamaya çalışmaktır. İnsanı anlamadan önderliği, önderliği anlamadan da toplumu anlamak mümkün değildir.
Ortak aklın yokluğu
Kürdistan tarihi, yalnızca kaybedilmiş savaşların ya da yarım kalmış isyanların toplamı değildir; daha derinde, süreklilik kazanamamış iradelerin ve parçalı yönelimlerin bıraktığı izlerle örülüdür. Kürt toplumu, tarih boyunca sayısız kez ayağa kalkmış fakat çoğu zaman aynı süreklilikle ayakta kalamamıştır. Bu durum, basit bir “yenilgi” anlatısıyla açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Mesele, Kürt’ün savaşkan olmaması, düşmanın çokluğu ve gücü değildir; topluma yön gösterecek, tahayyül sunacak, toplumu bu tahayyül etrafında birleştirecek ortak bir aklın yokluğudur, kimi dönemler bu yönlü girişimler olsa da bunun tarihsel olarak kurumsallaşamaması; bireysel cesaretlerin, kolektif bir akla ve kalıcı bir yön duygusuna dönüşememesidir.
Peki ama neden?
Kürt toplumunun tarihsel yapısı, aşiret temelli ilişkiler, yerel sadakatler ve dar coğrafi bağlılıklar üzerinden şekillenmiştir. Bu yapı, görünürde güçlü bir dayanışma potansiyeli barındırsa da esasında daha geniş bir toplumsal birlik fikrinin önünde ciddi engeller üretmiştir. Böylesi bir sosyolojide ortaya çıkan önderlikler, toplumu bir araya getirecek kalıcı bir merkez hâline gelememiş; çoğu zaman belirli bölgelerle, ailelerle ya da parçalarla sınırlı kalmıştır. Her yeni önderlik denemesi, kendinden öncekinin bıraktığı boşluğu doldurmak yerine, yeni bir parçalanma hattı üretmiştir.
Bu parçalanmışlık, yalnızca içsel bir sorun olarak kalmamış; Kürdistan’ı çevreleyen devletler için tarihsel bir fırsat alanı yaratmıştır. Kürt toplumundaki bu boşluklar, dış güçler tarafından ustalıkla kullanılmış; kimi zaman bir aşiret diğerine karşı desteklenmiş, kimi zaman yerel önderlikler geçici çıkarlar uğruna yabancı yapılarla ittifaklara sürüklenmiştir. Böylece Kürt toplumu, kendi iç çelişkileriyle meşgul edilirken, toprakları ve siyasal iradesi adım adım elinden alınmıştır.
Burada trajik olan, yalnızca dış müdahalelerin varlığı değil, bu müdahalelerin içeride kalıcı bir dirençle karşılanamamasıdır. Söz konusu direnç, yalnızca silahlı bir karşı koyuş olarak anlaşılmamalıdır; ortak bir hedef, ortak bir dil ve ortak bir gelecek tahayyülünün yokluğudur söz konusu olan. Kürt tarihinde bu tahayyül, çoğu zaman ya geç ortaya çıkmış ya da ortaya çıktığı anda bastırılmıştır. Ortaya çıkanlar ya zamansız kalmış ya da yalnız bırakılmıştır.
Bu durumun Kürt toplumunda açtığı yaralar, yalnızca siyasal düzlemde değil, toplumsal hafızada ve psikolojide de derin izler bırakmıştır. Sürekli ertelenen birlik fikri, kuşaktan kuşağa aktarılan bir güvensizlik duygusu yaratmıştır. Her yeni girişim, geçmişteki hayal kırıklıklarının gölgesinde değerlendirilmiş; bu da kolektif bilinci zayıflatmıştır. Toplum, bir yandan güçlü bir yön ve bu yönü gösterecek bir önderlik arayışı içinde olmuş; diğer yandan yeniden yarı yolda bırakılmaktan korkmuştur. Bu ikili ruh hâli, Kürt toplumunun kaderini belirleyen en temel gerilimlerden biri olmuştur.
Kürdistan’ı işgal eden devletler, bu psikolojik ve yapısal kırılganlığı yalnızca askeri ya da siyasal araçlarla değil, kültürel ve düşünsel mekanizmalarla da derinleştirmiştir. Her kolonyal ve işgalci güç, Kürt kimliğini öncelikle inkar yoluna gitmiş, bunun yetmediği yerde parçalı anlatılar üzerinden ve kendine göre tanımlamıştır.
Bu içsel ve dışsal nedenlerden ötürü, Kürt toplumunda ortak tarih duygusu zayıflamış, ortaya çıkması muhtemel Kürt aklı, tüm toplumu kapsayacak öncülük fikri, ya kriminalize edilmiş ya da anlamsızlaştırılarak, toplumsal özgürlük ve kurtuluş umudu riskli ve tehlikeli bir girişim olarak algılanmaya başlanmıştır. Bu durum, Kürt’ün zihninde bir “kader” hâline getirilmiş; “Kürt kendi aklını oluşturamaz” duygusu toplumda egemen kılınmıştır.
Elbette ki, bu tablo, Kürt toplumunun pasif ya da edilgen olduğu anlamına gelmiyor; aksine, tarih boyunca sayısız direniş, isyan ve örgütlenme denemesi, güçlü bir var olma iradesinin göstergesi olarak her daim var olmuştur. Sorun, bu iradenin kalıcı ve kapsayıcı bir önderlik zemini üzerinde birleşememesidir.
Ortak akıldan yoksunluk parçalanmaya yol açmış; bölünmüşlük, işgali kolaylaştırmış; işgal ise bölünmüşlüğü derinleştirmiştir. Bu kısır döngü, Kürt toplumunun hem maddi hem de manevi kaynaklarını tüketmiş; tarihsel zamanı sürekli yeniden başlatmaya zorlamıştır. Bu anlamda Kürt ve Kürdistan tarihinde yaşanan trajedi, yalnızca dışsal bir baskının sonucu değil, içsel olarak oluşturulamamış Kürt aklı meselesidir.
Burada amaç, Kürt toplumunu suçlamak değil, yaşanan trajediyi romantik anlatıların ve kolay açıklamaların ötesinde anlamaya çalışmaktır. Ancak bu derinlikte bir yüzleşme, önderliğin ne olduğu kadar, ne olmadığı sorusunu da sormayı mümkün kılar. Belki de asıl mesele, Kürt toplumunun ortak akıldan yoksunluğu, bir yazgı olarak kabul edip etmeyeceğidir.
Devam edecek







