KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı 20 Ağustos’ta bir deklarasyon yayınlayarak sürmekte olan çatışmanın durdurulmasının mümkün olduğunu açıkladı. Barış için tarafların yapması gerekenlerin vurgulandığı açıklamada sürecin işlemesi için AKP Hükümeti tarafından atılması gereken adımlara vurgu yapıldı. Bu adımların atılmasının halinde çatışmalı durumun bir ay içerisinde sağlanabileceği vurgulandı. 

AKP Hükümeti KCK deklarasyonunu ısrarla görmezden gelirken 23 Ağustos’ta Türk basınına “Doğu ve Güneydoğu'da önemli isimlerden PKK'ye çağrı” başlıklı bir haber yansıdı. Habere göre “Doğu ve Güneydoğu'da önemli” 61 kişi PKK’ye “şiddete son vermesi” çağrısı yapıyorlardı. Ancak bu çağrıyı yapanlar da AKP Hükümeti gibi KCK’nin üç gün önce açıkladığı barışı sağlayacak deklarasyona hiç değinmiyordu.

KCK'nin deklarasyonuna bu denli gayriciddi yaklaşan bir topluluğun barış talebi konusunda samimiyetine nasıl inanacağız. Çok açık ki bildirinin önemi kendilerinden menkul imzacıları ya deklarasyondan habersizdir ya da bilmekte ama dikkate almamaktadır. Her iki durumda bu “önemli” zevatın barış talebi konusunda ne denli ciddiyetsiz olduğunun ispatı niteliğindedir. Ortada çok açık bir barış projesi dururken bunu görmezden gelip bu çağrı yokmuş gibi çağrıcısını şiddet uygulamakla itham etmek açıkça iktidar değirmenine su taşımaktır. Ayrıca bu tavır Suriye'ye girme hazırlığında olan AKP iktidarının elini güçlendirmekten ve sonu haklarımızı bir felakete sürükleyecek korkunç bir macerayı perdelemekten başka hiç bir şeye hizmet etmez. Etmedi de.

Hem Kürt Özgürlük Hareketi hem de onu destekleyen milyonlarca insanın üzerinde hassasiyetle durduğu Abdullah Öcalan'a yönelik tecrit konusunda da tek bir ifadede bulunmayan bildirinin kime hizmet ve biat ettiği malumunuzdur. 

20 Ağustos günü açıklanan ve, "AKP iktidarının Kürt sorununun çözümü konusunda gerekli iradeye sahip olduğunu ortaya koyması ve çözüm için adım atacağını Türkiye halklarına taahhüt etmesi, HDP’nin de içinde olduğu bir Meclis Heyetinin Önderliğimizle görüşerek çözüm müzakerelerini hemen başlatma kararını alması ve Önder APO'nun bu süreçte kendi örgütü dahil, parlamento içi ve dışındaki tüm siyasi partiler, Aleviler başta olmak üzere demokratikleşme ve kendi sorunlarının çözümü konusunda görüşü olan topluluklar, sivil toplum örgütleri ve aydınlarla görüşmesine imkan yaratacağını ortaya koyması halinde, Özgürlük Hareketi olarak biz de atılacak adımlar ve karşılıklı taahhütler çerçevesinde üzerimize düşen sorumlulukları her bakımdan yerine getirmeye hazırız." ifadesi ile başlayan KCK Deklarasyonu'nu yok sayarak üstelik bundan üç gün sonra KCK'yi suçlayan bir dille "barış çağrısı" yaptığını söylemek halkları kandırmaktan başka hiç bir anlam ifade etmez. 

Nitekim, "Şiddeti, bir bütün olarak, reddediyoruz. Bu bağlamda PKK'yı şiddet yöntemlerini terk etmeye ve şiddet eylemlerine bir an önce son vermeye çağırıyoruz. Hepimizi rahatlatacak olan sivil siyaset sahasının genişletilmesidir. 15 Temmuz'daki meş'um darbe girişiminin püskürtülmesini, demokratik siyasi zeminin inşası için büyük bir fırsat olarak görüyoruz. Bu çerçevede başta Cumhurbaşkanı olmak üzere Başbakan'ı, muhalefet liderlerini, Meclis'i ve sorumluluk sahibi her kişi ve kurumu Kürt meselesinin çözümü için diyalog ve işbirliğini ilerletecek adımlar atmaya davet ediyoruz." denilen bildiride devlet terörünün bilinçli bir biçimde gizlenmesi imzacıların amacını ve tarafını açık bir biçimde ortaya koymakta. 

Yine söz konu imzacıların adına konuştuğunu iddia ettikleri bölge halkının kahir çoğunluğunun oyu ile parlamentoya giren HDP grubunun Erdoğan'ın talimatı ile iktidar ve muhalefet tarafından yok sayılmasının sivil siyasetin engellenmesi olarak algılanmaması da imzacılarına sivilliği konusunda ciddi şüpheler uyandırıyor. Yine iktidar blokundan yana eğilerek Kürt Özgürlük Hareketi'ni bir şiddet merkezi olarak tarif eden bildirinin hazırlandığı günlerde AKP iktidarının Rojava'ya yönelik bir askeri operasyon hazırlığında olduğu uluslararası basına yansımışken bu konuya da değinilmemesi bildiri imzacılarının böylesi bir savaştan yana olduğunu düşündürüyor. Nitekim bu tür “barış” çağrıları ile kamuoyu oyalanırken son hazırlıklarını yapan AKP hükümeti Kürt karşıtlığı temelinde Rojava’ya askeri harekat başlattı.

AKP’nin Cerablus üzerinden başlattığı askeri operasyona ilişkin olarak Fikret Bila 24 Ağustos’ta Hürriyet’te yazdığı yazıda Türk tarafının amacını şöyle ifade ediyor, “Bu ortam içinde IŞİD’e yüklenip Cerablus bölgesinden güneye doğru sürülmelerini sağlamayı, boşalacak alana ise YPG yerine Arap ağırlıklı ÖSO gücünü yerleştirmeyi hedefliyor. Böylece PKK-PYD-YPG’nin Afrin’le Kobanê bölgelerini birbirine bağlayarak Kürt koridorunu tamamlamalarını önlemek istiyor. Türkiye’nin ABD ekseninden uzaklaşıp Rusya-İran eksenine daha yakın pozisyon alması ve kalıcı olmasını istememekle birlikte Şam yönetimini bir realite olarak kabul etmesinin altında yatan amacın bu olduğu görülüyor.”

Bu bildiriyi imzalayanlar sadece Kuzey Kürdistan’da değil diğer parçalarda da sürmekte olan Kürt özgürlük mücadelesine karşıdır. Görünen o ki Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü Kürt savaşındaki mücadelesinde kendi personelinin dışında da bir kaç yandaş bulmayı başarmış.