Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik ağırlaştırılmış tecrit 500 günü bulurken, Kürt halkı da Öcalan’ın özgürlüğü için birçok etkinliği gerçekleştirmeye devam ediyor. 27 Temmuz 2011 tarihinden itibaren avukat görüşmesi engellenen Öcalan üzerindeki ağırlaştırılmış tecrit ve görüş yasağı devam ederken Kürdistan, Türkiye’de ve Avrupa’da yaşayan Kürtler kampanya ve eylemlerle tecride son verilmesini istiyor. İmralı Yüksek Güvenlikli F Tipi Cezaevi’nde tutulan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile birlikte 5 tutsak da Öcalan gibi aylardır aileleri ve avukatlarıyla görüştürülmüyor.
27 Temmuz 2011 tarihinden avukatlarıyla yaptığı son görüşmede “Ben bir tek ananın dahi gözyaşının dökülmesini istemiyorum” diyen Öcalan, 24 Haziran 2011 tarihinde de “Önümüzde iki yol var: Demokratik anayasal çözüm ile devrimci halk savaşı” vurgusu yapmıştı.

GÖZYAŞI DÖKÜLMESİNİ İSTEMİYORUM

Bir tek annenin bile gözyaşı dökmesini istemediğini söyleyen Kürt Halk Önderi, “Ben bir tek ananın dahi gözyaşının dökülmesini istemiyorum. Bir ananın gözyaşının dökülmesi bana acı veriyor. Türkiye kamuoyunun şunu bilmesini istiyorum. Ben Başbakan’a “çözüm için gerillaları bir yerde toplayalım”, “sorunu hemen bir haftada çözelim” demiştim. Ama Başbakan’dan ses yok. Başbakan’ı itham ediyorum. Barış istemiyor, her türlü kolaylığı sağlamamıza rağmen barışa yanaşmıyor. Daha ne yapabilirim?” diye belirtti.
Öcalan 27 Temmuz 2011 tarihli görüşme notlarında, sözlerini şöyle bitirdi: “Bazı dergilerde yayınlanan makaleler üzerine “Apo’dan özgürlük filozofu yaratıyorlar” şeklinde eleştiriler yapanlar olmuş. Ne filozofu! Bu tür şeylere ihtiyaç duymuyorum.
Bazı cezaevlerinin boşaltılarak tutsakların başka yerlere nakledildiğine dair haberler basında çıktı. Yeni bir KCK operasyonunun yapılabileceği belirtiliyor. Eskisinden çok daha kapsamlı, çok daha büyük operasyonlar yapabilirler. Daha kapsamlı askeri operasyonlar da yapabilirler. Bu durum da herşeyi daha içinden çıkılmaz hale getirecektir.”

TARTIŞMA AŞAMASI BİTTİ

24 Haziran 2011 tarihinde avukatlarıyla yaptğı görüşmede, devlet heyetiyle yaptığı görüşmelere değinen Öcalan, “Bu görüşmede pratik adımları hayata geçiremeyeceklerini beyan ederlerse ondan sonrası devrimci halk savaşı devreye girer” demişti.
İmralı’daki devlet heyetiyle yaptığı görüşmelerin hayata geçmesi gerektiğini vurgulayan Öcalan, “Bunun en önemli önceliklerinden biri de KCK davalarının derhal lağvedilmesidir” diye belirtti. Yüksek Seçim Kurulu’nun Hatip Dicle’ye ilişkin verdiği kararı bütün Kürtleri verdiğini ifade eden Öcalan şunları dile gedirmişti:
“Son yaşananları sadece Hatip Dicle ile ilgili değil de bir bütün olarak ele alıyorum meseleyi. Yani basit tek bir konu değil de konuya bir bütün olarak yaklaşıyorum. Bu konu ile ilgili çok yoğunlaştım, düşündüm. 15 Haziran’daki açıklamamın bazı dayanakları vardı. Fakat eksik bıraktığım konular vardı. Benimle 15 Haziran’dan bir gün önce yapılan görüşmede birçok konuyu konuştuk. Burada yapılan görüşmeleri CHP de merak ediyor; Öcalan’la ne konuşuluyor, ne görüşülüyor, bilmek istiyoruz diyorlar. Kamuoyu da, MHP de merak ediyor. Buradaki görüşmelerin kamuoyu tarafından bilinmesi önemlidir.
Burada yaptığımız görüşmeler önemlidir, ciddidir. Belli bir aşamaya da gelmiştir. Artık konuşma, tartışma aşamasını bitirmiş bulunuyoruz. Tartışacağımız bir konu kalmadı. Benimle görüşenler devlet adına görüştüler. 


HÜKÜMETİN KARAR VAKTİDİR
Bundan sonra hükümetin yaptığımız bu görüşmeler konusunda karar vermesi gerekiyor. Geçen hafta Meclis’e çağrı yapmamın nedeni de buydu. Meclis ve hükümet demokratik çözümü esas alırsa artık tamamen pratik bir aşamaya geçeceğiz. 15 Haziran’da çağrı yaptım. Hükümet kurulunca derhal demokratik çözümü ele almalıdır. Hükümetin kurulmasını beklemeye gerek yok. Eski hükümet de bunu yapabilir. Çünkü burada esas olan devlettir. Kalıcı ve süreklilik arz eden devlettir. Önceki hükümet ile yeni kurulacak hükümet arasında bu açıdan bir fark yok. Her ikisi de bunu ele alıp onaylayabilir. Bu nedenle Meclis tatile girmemelidir. Tarihi süreçlerden geçiyoruz. 1920’de kurucu Meclis ara tatil vermeden çalışmıştı. Şimdiki süreç o günlerden daha tarihi süreçtir.

ADIM ATMAZSA NE OLUR?

Şimdi pratik adımlar aşamasına geçilmezse ne olur? Hükümet Kürt sorununun demokratik anayasal çözümü konusunda pratik adımlar atmazsa kriz doğar. Bugüne kadar yapılan görüşmelerin oyalama amaçlı olduğu ortaya çıkar. 15 Temmuz’a kadar benimle tekrar görüşmeye gelecekler. Bu görüşmede pratik adımları hayata geçiremeyeceklerini beyan ederlerse ondan sonrası devrimci halk savaşı devreye girer.
Fakat 15 Temmuz’a kadar benimle görüşüp “biz bu pratik aşamaya geçeceğiz, pratik adımları atacağız, demokratik çözüm gelişecek” derlerse o zaman ben de elimden geleni yapar, rolümü oynarım. O zaman da demokratik anayasal çözüm gelişecektir.

İKİ SEÇENEK

Bu nedenle şimdi önümüzde iki yol var: Demokratik anayasal çözüm ile devrimci halk savaşı. Birinci seçenekte yani demokratik anayasal çözümde şu var: Kürt Sorununun demokratik anayasal çözümü pratikleşecek. Hükümet, esaslar-ilkeler üzerine yapabileceklerini belirler ve bunları hayata geçirir. İkinci seçenekte ise çözüm gelişmezse devrimci halk savaşı başlar. O zaman devlet de 3 bin kişi değil 300 bin kişi tutuklar. 50 bin kişi değil de 500 bin kişi ölür. KCK de her türlü olasılığa hazır olduklarını, devrimci halk savaşı yürütebileceklerini ve tdemokratik özerkliği ilan edebileceklerini söylüyorlar. Demokratik çözümün sekiz boyutu var. Demokratik özerklik bunlardan sadece biridir. Eğer demokratik anayasal çözüm gelişmezse diğer yedi boyut da demokratik özerklikle birlikte hayata geçirilir.

DİCLE ŞAHSINDA KÜRTLERE

Hatip Dicle’ye yapılan büyük bir siyasi komplodur. Karanlık ve alçakça bir komplodur. 80 bin kişinin oyuyla Diyarbakır’da seçilmesine rağmen Hatip’e yapılan aslında sadece Hatip’e değil Hatip’in şahsında Diyarbakır’a yapılmıştır. Diyarbakır da semboliktir. Bütün Kürtlere yapılmıştır. Burada yapılmak istenen bir siyasi irade kırmadır. Hatip’e yapılan daha doğrusu Diyarbakır’a yapılan siyasi fahişe dayatmasıdır. Fahişelik iradenin kırılması, iradenin tamamen teslim alınmasıdır. İstediğini, yaptırmak istenen her şeyi ona yaptırılmasıdır. Kadın için kullanılan fahişelik kavramında erkek kadının iradesini kırıp onu onursuzlaştırdıktan sonra her istediğini yaptırır ona. Siyasi fahişelikte de siyasi iktidar halkın iradesini kırıp onursuzlaştırdıktan sonra ona her istediğini yaptırmak istiyor.
Burada da Hatip şahsında yaptırılmak istenen siyasi fahişeliktir. Siyasi fahişelikle onların iradesi kırılmak isteniyor. İradesi kırılan bir kimseye, bir topluma da her şeyi yaptırabilirsiniz. Fakat ben biliyorum, Diyarbakır onuruna düşkündür, onurunu korur. Hatip de bu durumu kabul etmez. Hatip değerli saygıdeğer birisidir. Ne Hatip bunu kabul eder, ne de Diyarbakır halkımız bunu kabul eder. Diyarbakır’ın yarısı toprağın altına da girse kendisine dayatılan bu siyasi fahişeliği asla kabul etmez. Kürt halkı da bu durumu kabul etmez. Bu, AKP’nin de içinde olduğu büyük bir karanlık komplodur. Biliyorum, AKP de içindedir. Amaç onların iradelerini kırmak, onları iradesizleştirmektir. AKP içinde Kürtler var, başbakan onlara her istediğini yaptırabilir. Bu onun hakkıdır. Fakat biz özgür Kürtler, özgürlük hareketine bağlı Kürtler bu siyasi fahişeliği bu irade kırmayı asla kabul etmeyeceğiz. 5 milyon kişi de ölse biz bu teslimiyeti asla kabul etmeyiz.

KCK DAVALARI LAÐVEDİLMELİ

Artık Başbakan ya da yetkili birisinin çözüme dönük açıklama yapması yetmez. Burada heyetle yaptığımız görüşmelerin hayata geçirilmesi gerekir. Bunun en önemli önceliklerinden biri de KCK davalarının derhal tasfiye edilmesi, lağvedilmesidir. Öyle gözüküyor ki hükümet çözüme pek yanaşmıyor. Sonrasında ne olur, bilemiyorum. Devlet kendi başına hareket edebilir mi? Devletin tek başına yapacağı şeyler, atacağı adımlar da var. Yüzleşme komisyonu kurulacaktı. Barış için demokratik çözüm, hakikat komisyonları kurulacaktı. Artık 15 Temmuz’dan önce heyetle yapacağım görüşmede somut adımlar bekleyeceğim. Buna göre hareket edeceğim.

ERDOÐAN’A ÇAÐRI

Eğer çözüm gelişmezse devrimci halk savaşı gelişebilir. Devrimci halk savaşının esasları bellidir. KCK bunu yapabileceğini söylüyor. Eğer böyle bir savaş gelişirse büyük bir savaş ve kaos ortamı doğar. AKP çözüme yanaşmıyor. Hükümet Kürtlere karşı çok acımasızca hukuku, kanunları devreye koyarak onları tasfiye etmeye çalışıyor. Bu çok tehlikeli bir durumdur. Sayın Başbakan’a açık çağrımdır: Sayın Erdoğan bugünkü haliniz Saddam’ın Kuveyt’e saldırdığı anki durumuna benziyor. Amerika daha doğrusu İngiltere nasıl ki Saddam’ı İran’a sonra da Kuveyt’e saldırttıysa şimdi de sizi Libya’ya gönderiyor, Suriye’ye gönderiyor. Kürtlerin üzerine gönderiyor. Saddam da kendi Kürtlerinin üzerine gitti, kendi Kürtleriyle savaştı. Şimdi de siz arkanızda Amerika gücüyle Kürtlere karşı savaşıyorsunuz. Aslında bu büyük bir tuzaktır. Bu tuzak size karşı da kurulmuş bir tuzaktır. Bunu anlamak gerekiyor. Tıpkı Saddam gibi, Saddam’ı tuzağa düşürdüler. Burada size açık çağrı yapıyorum. Benim size aynı zamanda açık mektubumdur. Bu oyuna gelmeyin. Derhal buna bir son verin. Demokratik anayasal çözüme yönelin. Yapmanız gereken doğru şey budur.”

Diyalektiğe yeni bir yorum kattım

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, 27 Temmuz 2011 tarihili avukat görüşmesinde, “Ortadoğu’da Uygarlık Krizi ve Demokratik Uygarlık Çözümü” kitabına ilişkin gelen soruları da yanıtlamıştı. Savunmalarına ilişkin bazı sorular aldığını ifade eden Öcalan şunları söyledi:
“Savunmalarıma ilişkin bazı sorular alıyorum. Bu sorulara şartlarımdan dolayı çok kısa yanıtlıyorum. Savunmalarımda epistemolojik açıdan yenilikler var. Karşılıklı besleyici diyalektiğe dayalı paradigma ile sınıf çatışması teorisinin pek anlaşılmadığı belirtiliyor ve sınıfların birbirini beslemesinin mümkün olup-olmadığı soruluyor. Savunmalarımda diyalektiğe yeni bir yorum kattım. Aslında sınıfsal açıdan Marks olaya kendi koşulları üzerinden yaklaştı. Bu nedenle kaba ve katı bir diyalektik yorum geliştirdi. Antagonizma tartışmaları önemlidir. Ama Marks’ın anladığı anlamıyla antagonizma doğru değildir. Bizim bakış açımıza göre doğada hiçbir şey tamamen yok olmaz. Birbirini besleme daha önemlidir. Yıkıcılık doğru değildir. Birbirini tamamen yok etmek doğru değildir. Zaten biliyorsunuz doğada mutlak yokluk yoktur, mutlak kesinlik de yoktur. İki ucun yok etme temelinde birbiriyle mücadelesi doğru değildir.
Bununla birlikte bu mücadele yaratıcıdır ve özgürleştiricidir. Ama doğada esas olan, yüzde 99 karşılıklı beslemedir. Çatışma ise yüzde birdir. Bu açıdan Marks’ı eleştirmek lazım. Onda herşey siyah beyazdır. Ama örneğin doğadaki renkleri düşünelim. Ak ile siyah renklerini örnek verelim. Siyah bir renk değildir, beyaz da bir renk değildir, bunlar birbirlerini soluma ile var olurlar. Bunların dışında bir sürü renk vardır. Dolayısıyla mutlak karşıtlık doğru değildir. Siyaseten sınıfsal açıdan da mutlak karşıtlık doğru değildir. Savunmalarımda genişçe yer verdim. Bu proletarya diktatörlüğüne götürür. Oysa biz demokratik moderniteyi savunuyoruz.
Diğer bir soru çalışmalarımda iktisadi alan vurgusunun biraz geri planda kaldığı, kullandığım sosyal piyasa kavramının Keynes ve ardıllarınca ortaya atıldığı ve yıpranmış bir kavram olduğu yönündeydi. Bunun yerine yeni bir kavram düşünülüp düşünülemeyeceği soruluyor. Savunmalarımda iktisadi alan da işlenmiştir. İktisadi anlamda Braudel’den aldığım kavramları işledim. Braudel de kapitalizmi eleştiriyor. Tekel karşıtlığını o da ele alıyor. İktisadi alan Braudel incelemesiyle daha da zenginleştirilebilir. Kullandığım “Sosyal Piyasa” kavramı da Braudel’e aittir. Kendimce geliştirdim ve zenginleştirdim. Kapitalizmin piyasa ekonomisine ve sömürüsüne karşı emekçiden yana bir kavramdır bu.”


POLİTİKA ANTİ-DEVLETTİR

Kürt Halk Önderi üçüncü soruya da şu cevabı verdi: “Savunmalarda toplumu yeniden inşa etme bağlamında politika kurumuna özel vurgu yaptığım, buna göre politika özgürleştirir dediğim belirtilerek, politikanın nasıl özgürleştireceği soruluyor.
Evet, politikanın özgürleştirdiğini savunuyorum. Bu, savunmamın en özgün tezlerinden biridir. Bunun kaynağı da Hannah Arendt’e aittir. Arendt’i tamamen incelemiş değilim ancak bunu çok iyi işliyor, özgün yanları var. Politikanın özgürleştirici olduğuna inanıyorum.
Marks diyor ki bilinç-sınıf özgürleştirir. Hegel de akıl-devlet özgürleştirir diyor. Ben ise politika özgürleştirir diyorum. Bundan ne kastettiğim soruluyor. Evet, politika tamamen anti-devlettir. Bu konuyu uzunca değerlendirebilirim ancak şartlardan dolayı en kısa ve öz ifade ediyorum. Esasında devlet politikanın inkarıdır. Bu yüzden politika özgürleştirir. Marks’ın dediği gibi sınıfın özgürleştirmediği, bu yönlü sosyalizm denemelerinden anlaşıldı. Hegel, devlet özgürleştiririr diyordu ama Hitler faşizminden de anlaşıldığı gibi o da özgürleştirmiyor, aksine yıkıcıdır. Bu tür durumlarda devlet herşeydir vatandaş hiçtir, bir noktadır. Noktalaşmaya karşı durmak gerekir. Çünkü nokta hiçtir. Devlet ne kadar güçlü var olursa vatandaşlık o kadar az olur. Devlet ne kadar küçülürse vatandaşlık da o kadar büyük olur. Devlet zaten özünde anti-özgürlüktür hem de anti politikadır. Politika yapmak özgürlüktür. Bu tez, savunmalarımın en özgün tezlerinden biridir. Ben Marks ve Hegel’den farklı olarak toplumun inşasının temeline özgürlüğü koyuyorum. Hatta bu nedenle politika eşittir özgürlüktür. Bunların hepsi savunmalarımda mevcuttur ama yeterince okunduğunu, dikkate alındığını, uygulandığını sanmıyorum. 
Bu çabalarımı Lenin’in çabalarıyla karşılaştıranlar da oluyor. O da eleştiriyordu, yeni bir sistem öneriyordu ve pratize etmeye çalışıyordu. Lenin de teori geliştirmiştir, pratiğe de dökmüştür, o imkanları olmuştur. Ama işte benim burada böyle bir imkanım yok. Ancak bunu kimse anlamıyor.”


DEMOKRATİK MODERNİTE TEORİMİZ VAR

Başka bir soruyu da yanıtlayan Öcalan, “İktidar birikimi kavramına ilişkindir. Sermaye birikimine çok atıf yapılmıştır ama “iktidar birikiminin” ilk kez kullanıldığı söyleniyor. Sermaye birikimi savunmam açısından önemli bir kavram. Fakat en az onun kadar önemli olan diğer kavram da iktidar birikimidir. Bunlar birbirlerinden bağımsız olan şeyler değil. Sermaye birikimi oldukça iktidar birikimi de kaçınılmaz oluyor. Braudel de Marks da sermaye birikimine değinmiştir fakat ikisi de bir sonraki hamleyi, iktidar birikimini görememiştir. Sermaye birikimiyle bağlantılı iktidar birikimini görememiştir. İşte Hitler’i gördük. Hitler, iktidar birikiminin zirvesiydi. Bunları siyasete iyi uyarlamak gerekir.
Bunlar moderniteyle bağlantısı olan şeyler. Bizim demokratik modernite teorimiz var. Kapitalist moderniteye karşı demokratik moderniteyi savunuyoruz. Kapitalizmin yıkıcılığına ve emekçilerin sorunlarına karşı bu model önemlidir. Kapitalist modernitenin endüstriyalizmine karşı biz ekolojik üretim toplumunu savunuyoruz. Ulus-devlete ya da devletin ulusuna karşı demokratik ulus blokunu, demokratik toplumu savunuyoruz. Demokratik ulus, küçük birimler olarak varlığını koruyacak. Mesela Türkiye için Türkiye Demokratik Ulus birimleri kavramını kullanabiliriz. Herkes kendi dil, renk ve özgünlüğüyle buna katılacak. Mesela bir halka düşünülebilir, fakat bu halkanın ucu kapalı değil, uçları birbirine değmiyor. Ucu açık bir halkadır. Ucu kapalılık, nokta haline gelmedir. Nokta haline gelinmemelidir. Bir halka Kürt, bir halka Türk, bir halka Arap, bir halka Acem vs hepsi iç içe geçiyor, kesişme noktaları oluyor, ortak değerleri, ortak kültürleri oluyor. Bunlar demokratik ulus birimleridir. Bu şekilde özyönetim güçleriyle kendilerini ortaya koyarlar. Bunlar Dipnot vb. çeşitli dergilerde tartışılabilinir. Bunlar savunmamın temelini oluşturuyor” diye konuştu.


DİZİ ARAŞTIRMA SERVİSİ